31 Aralık 2010 Cuma

Kocaman bir bilek ve doktor fobim :(

Az önce ne yazacağımı düşünürken aklıma şu geldi. Sanırım en başarılı yazılarım hastalıklar ve hastalandığımda başıma gelenler hakkında olanlar. Ki ömrü hayatımın en korkunç şokunu anlatmak şu anda bana çok mantıklı geldi. O zaman kemerlerini bağla sevgili okuyucu. Zira bu öykü çok heyecanlı...
Bundan günler günler önce.., sanırım üç hafta önceydi. Yeni iş değiştirdiğim zamanlar. Yurttaki kızları özlüyorum ve görmek istiyorum. Ve kızlara bir ziyaret gerçekleştiriyorum. Gece saat 12.30 suları, oturmuş harıl harıl dedikodu yapıyoruz. Ayağımı popomun altına almışım. Anlatıp duruyorum. Cici bebeklerimden Tuğçe'ye çantamdan birşey göstermek üzere ayağa kalkıyorum. Ve aman allahım "katurt" diye bir ses. Ayağım kocaman popomun altında uyuşmuş ve ayağa kalkınca sağ adımımı atar atmaz da burkulmuş ve o korkunç ses çıkmıştı. Tabii acı da cabası. Kızlar yerlerde gülmekten ölüyolar o ses neydi diye. Ben saftirik ise koptu galiba diye söyleniyorum. O kadar korkuyorum ki nefes alamıyorum. Kızlar bir yandan iyi misin diye soruyorlar bir yandan da gülüyorlar. Ben de ne olduğunu anlamaya çalışıyorum. Ayağımın üstüne basmaya çalışıyorum. Ve gözüm aşağı kaydığı anda içim eriyor. Bileğim kocaman balon gibi şişiyor saniyeler içinde. ben yaşadığım şok yüzünden bayılacak gibi hissediyorum. İçim daralıyor. Kızlar hala panik halde yüzüme bakıyorlar. Ama seslerini duyamıyorum. Uğultu şeklinde geliyor sesleri. Sonra biraz hava almak üzere pencereye yöneliyorum. Ve gerisini hatırlamıyorum :) Evet küt diye düşmüşüm yere. Kafam kitaplık ve radyatörün arasına sıkışmış. O sırada az önce kikkirdeyen küçük böcüklerim korkudan şoka girmişler. Bütün yurdu ayağa kaldırmışlar. Ölü gibi yattığımı görüp, korkup yanıma gelememişler. Daha bi cesaretli bebek Selincim (annesi hemşire, sanırım bu cesaret ondan) kafamı kurtarıp, ayaklarımı yükseğe kaldırmış. Kendime geldiğimde etrafımda birsürü kız, ve yoğun bir uğultu. İntern kızlardan biri gelip gözlerime bakıyor. "Beyza lütfen herkese iyi olduğumu söyler misin?" diye diretiyorum. Zira tutturmuşlar hastaneye gidicez diye. Yahu benim birşeyim yok. Olsada gitmem. İyiyim ben. Heeeeç. Kime konuşuyorum. simit almaya diye dışarı çıkıp, acilde alıyoruz soluğu. O sırada diğer intern bebekim Ebrucuğuma da haber vermişler. Onun bi arkadaşı (ki kendisi sanıyorum gelmiş geçmiş en yakışıklı doktor olucak mezun olunca) bizi acilde karşılıyor. Ne oldu, nasıl oldu? -Eeee benim bişeyim yok. Doktorları pek sevmem, hastaneleri de, gitmek istiyorum :D hahhahah tepkiye bak ya. Kıvanç tatlıtuğ sana diyoki neyin var? Sen de diyorsun senden nefret ediyorum!+%&^!!! Şu anda anlıyorum ki kafamı gerçekten çok sert vurmuşum :D
Neyse efenim hemen kafa filmi çekildi. Az bi şişlik vardı çünkü. Tabii birşey çıkmadı. Ben de söylene söylene çıktım hastaneden. Bu arada Ebruya telefonda ne yakışıklı arkadaşların var senin diyorum, kız bana nasılsın diye sorarken :D ahahhahhaha ve sonra geliyoruz eve.
Ayağıma baktırmıyorum bile. Çünkü bildiğiniz üzere hastanelerden gerçekten nefret ediyorum. Öyle korkunç bi anım falan da yok ama. Neden bilmiyorum, doktora gitmek benim için azap. Ayağım nasıl olsa geçer dedim. Şu anda 3 hafta geçti üzerinden. Hala topuklu ayakkabım giyemiyorum. Ayağım da bu halde.

Ha bu çok iyi bir şey diye mi yazıyorum. Hayır! Sizin sakın benim gibi eşeklik etmeyin diye yazıyorum. Bi de beni öyle korkudan bayılmış halde düşünüp gülebilmeniz için :) hahhaah

Herkese kocaman öpçükler ve sağlık fışkıran günler dilerim :)

30 Aralık 2010 Perşembe

İbibik saçlı Christian :)

Günler günlerin ardından, tatlı yazın sonuna geldik. Kış insanı olamayan ben için bu çok acıklı bir durum olmasına rağmen, genelde kış ayları tasarım ve üretim gücümün tavan yaptığı aylardır. Yaz aylarında fellik fellik gezmekten fırsat bulamayan bünyem, kışın şirin panda gibi nadasa çekilir ve gelsin craft, gitsin craft.
Birkaç yazımda çok sevgili arkadaşım Zişan'dan bahsetmişliğim vardır sanırım. İşte bu dünya tatlısı arkadaşım moda tasarımı kursuna başladı. yaklaşık 8 aylık bir eğitim alacaklar. Ders planlaması ve devam zorunluluğundan anladığım kadarıyla oldukça sıkı bir eğitim alacaklar. Tabi bu durum benim için tam bir üzüntü sebebi. Zira hep okumak istediğim bir bölümdü moda tasarımı. Sadece kafanda yada oluşturmakla bitmeyen bir şey bu. Teknikleri, yenilikleri sürekli takip edip, öğrenmek zorunda olduğun bir meslek. Şimdi ciddi ciddi işten ayrılıp eğitim almayı düşünmekteyim. Eskisi gibi gözü kara olmadığım için artık bu konuya birkaç gün ayırmam gerekecek.
Dün akşam Zişan'ın eşinin şehirdışına çıkması münasebeti ile, kızkıza pijama gecesi etkinliğimizi gerçekleştirdik. Önce olağan Korupark ziyareti, ardından da evde sinema eğlencesi diye düşündük ama, sabah 7 de kalkıp işe/okula gidecek olan bizler için sinema faslını es geçtik. Onun yerine en sevdiğimiz yarışma Project Runway'in eski bölümlerini izledik.


Favorimiz onun birinci olduğunu bilmesek de Christian Siriano olurdu. Tam bir çatlak, ve deli gibi kendini beğenen bi adam. Onu izlemeye bayılıyorum. Diğer yarışmacılara laf sokmalarını, kendinden emin "en güzel benim tasarımım" deyişini, çılgın kesim saçlarını, kıvırta kıvırta yürümesini yani adamın tamamını büyük bir hayranlıkla izliyorum. (Sabahın köründe uyanıp, saçlarını düzleştirmesi de ayrıca takdirimi kazanmıştır, dişi olarak kendimden utandım)


Bu haftaki avangard kıyafetine bayıldım. Kendisinin cümlesiyle "Akıllardan çıkmayacak bir tasarım" idi. İki gün içinde bu kıyafeti tasarlayıp diktikleri için (Ve yanınada bir tane casual kıyafet tasarladılar) aklımdan asla çıkmayacaklar.
Yazının devamı 30 Aralık'ta editlendi!
Büyük beceri ve emek. Hayran hayran izledikten sonra, ki o dönemde pek bi fikrimiz yoktu bu tarz üzerine; adam resmen ikon olmuş. Birçok tasarımcı değişik versiyonlarını kopyalamış kıyafetin. Ve şu anda da kendileri ünlü bir modacı. Web sitesi için buradan buyrun.
Sonuç olarak Christian bana, ve Zişocuğuma büyük ilham kaynağı, ve biz onu daima takipteyiz. Sevgiler kocaman

Gerginim, bızt bızt elektrik çarpıyor beni ühü :(

Uzun süredir üzerimdeki gerginliğin sebebini düşünüyorum. Bu sabah ciddi ciddi psikologa gitmeyi düşündüm. Sanırım yeni iş stresi ama işyerinde bu stresten yada öfkeden eser yok. Sonrasında bildiğiniz Miss Hyde oluyorum.
Bu sabah Kpss sonucumu öğrenebilmem için gerekli şifreyi almak için kampüsteki Ösym bürosuna gittim. Kimse yoktur, hatta belki ofis kapalıdır diye düşünürken, kocaman bi kuyrukla karşılaştım. 20 dakika bekledikten sonra nihayet sıra bana geldiğinde, hanımefendinin biri kuyruğun sonundan pat diye önüme geçti. Zaten sinir stres bir milyon bende, başladım bağırmaya :) Arkası dönüktü bana, omzuna dokundum, "Pardon biz yarım saattir burda bekliyoruz, sıranın sonuna geçer misiniz?" dedim. Tık yok. "Size söylüyorum hanfendi." "Ben personelim" Ana! Sanki Nasa'da astronot. "Beni ilgilendirmez, ben de başka bi yerin personeliyim, sıranın sonuna geçin lütfen" Kadının cevabı beni bitirdi; "Sizinle tartışmıycam" ahahhaha Tartışmayacakmış. Ben de verdim veriştirdim. Kayırmacılık bu memleketin her yerindelerden, saygısız insanlar işte ye, orda oturan görevliyi şikayet edeceğimden, arkamdakilerin sürü gibi tepkisiz olduğuna. Bütün içimi boşalttım. :) O görevliyi gerçekten de şikayet edecektim. Adamın tepkisi şu oldu; "Ben kapının arkasındaki sıraya karışmam". Dua etsin ki hava buz gibiydi ve acelem vardı. Yoksa onunla deli gibi uğraşırdım bunca stresin üstüne. Velhasıl adamcağız tırsıp, normalde 5 dakikada aldığı şifreyi, 30 saniyede alıp bana verdi. Labada lubada, söylene söylene ofise geldim. Neyseki solaryumda geçirdiğim 20 dakika sakinleşmemi sağladı. Sonrada hemen Kpss sonucuma baktım. 75,688 puan, yüzümde gülücüklerin açmasına sebep oldu. Tabii biraz da üzüldüm. Çünkü hazırlanmadan girmiştim sınava. Keşke biraz çalışsaydım. Belki daha iyi bir puan alabilirdim. Velhasıl günüm berbat başlayıp, güzel devam etti. Bakalım günsonunda hala aynı cümleyi kurabiliyor olacak mıyım? Sevgiler efenim :)

Fatmagül İstanbul'da

Evvet uzun bir aradan sonra yeniden merhaba!
Beni özlemiş olabilme ihtimalinize karşı hepinizi sımsıcak ve kocaman sarıp sarmalıyorum. Dile kolay tam iki ay olmuş yazmayalı hatta neredeyse üç ay. Uzun süre. Efem bu zamana kadar nerdeydim, neler yaptım, hepsini tek tek anlatacağım. En son yazım 4 Ekim tarihli Mr. G yazısı. Ekim ayı yoğun tempolu geçti. Taşındım. O kadar yorucuydu ki. Hiçbirşeye zamanım yoktu sanırım. Ekim sonunda, sanıyorum 27 ekimdi, İstanbula gittim. Sevgili arkadaşım Ersuncuğumun konseri vardı Peyote'de.
 Bu resimdeki yakışıklı bebek Ersuncuum :D O elektronik aletten kaldırmadı hiç kafasını. Boyun fıtığı olması yakındır.
Peyote ekibi böyleydi. İstanbul beni yağmurla karşıladı. Sırılsıklam olup kendimden geçtim :( Görüntü kirliliği için kusura bakmayın artık.

Ersundan sonra önce karaokeye gittik. Tabi önce bir posta daha ıslandık. Sonra da ses tellerimiz çatlayana kadar bağıra bağıra şarkı söyledik :)
a mulatto, an albino, a mosquito, my libido yeah :D

Sonrada sabahın üçünde Rıddım diye bi yere gittik. +18!!!
Genç ve süper yakışıklı adamın biri ufak bi striptiz şov yaptı. oy oy oy ne geceydi. Pascal Nouma'da ordaydı. Adam resmen bildiğin yakışıklıydı yahu :D Berhan domuşuğu yüzünden pek inceleyemedim kimseleri.. Zira striptiz yapan erkeği görmemem için gözümü kapatmak suretiyle fiziksel işkenceye maruz kaldım.

Sabah 6 da evdeydik. Uyandırma alarmım çalmaya başladığı için saati hiç unutmuyorum :) Tabiiki işkence bununla bitmedi. Sevgili anneciğim sabahın onunda uyandırma gafletinde bulundu beni. Ve sonrası flu :)

Sonra yakışıklı kankalarım süper bi kahvaltı hazırladılar da kendime geldim :) Ve durdurak bilmeden yeniden akşam oldu. Dışarı çıkma vakti geldi. Ha bu arada Gitana ve Jurate'den bahsetmedim. İki tatlı Litvanyalı bayan. İnanılmaz şekerlerdi. Eskaza "Nazdrovya" deyip kadeh kaldırdığım anda yüzleri garip bir hal aldı. Sonradan öğrendim ki ruslarla karıştırılmaktan nefret ediyorlarmış :) Neyse efem bu kez daha usturuplu kendimizi fazla dağıtmadan Kumkapı'da aldık soluğu.
Kumkapı İstanbul'da en sevdiğim yerlerin başında gelir. İki büyük aslan sütünün (ikincisi sadece Cengiz ve bana aitti) dibini görüp, kafalarımız en iyi noktada geceyi sonlandırdık. Sabah benim için kabusa döndü o ayrı. Sabah feribotunu kaçırdım. Sonra otobüsle Bursa'ya dönmek zorunda kaldım. Ama herşeye rağmen mükemmel zaman geçirdim. Yeni tanıştığım arkadaşlar, güpgüzel İstanbul görüntüleri yeteri kadar doyurucu oldu.

Bir yazının daha sonuna gelirken, devre etkilerini şöyle özetleyebiliriz;
  • Yağmurlu İstanbul'da taksi bulmak gerçekten mümkün değilmiş.
  • Bu İngilizler çocuklarını daha bebekken şımartmamaya ve eğitim vermeye başlıyorlar, saygı duydum.
  • Sema ve Fatoş teyze soo cool&sweet.
  • Berhan beni yellenerek uyandıran ve kaşı gözü yarılmayan tek insan evladı :)
  • Cengiz bildiğiniz ahtopot çıktı haberimiz yok.
  • Gitana; i like you so much but i guess i ll like your bro better than you lol ;)
  • Jurate; i miss you already :)
  • Ersun; dostum ama en çok senden hoşlanıorum. Boyuna dikkat muccaks 
  • Son nokta size ey sevgili okur; özlemişim yahu :) kisses a lot

4 Ekim 2010 Pazartesi

Yeniden Mr.G

Bu haftasonu (Pazar sadece, malum benim tek istirahat günüm Pazar), her haftasonu olduğu gibi Trilyedeydim. Pazar sabahı evden çıkıp, kulaklıkları takıp müzik dinlerken, sıra şarkıcı Tan'a geldi. Ve o anda aklıma Bay.G düştü yeniden. Bay.G ve benim en son maceramızdan bu postta bahsetmiştim. Şimdi ona göre tatsız, bana göre komik olan hikayeyi yenileyip onun canını sıkmıycam. Çünkü kendisi bana ültimatom verdi. Ve açıkçası korkuyorum :D Birkaçgün önce telefonumu değiştirip, rehberimi yedeklemeyi unuttuğum için tüm telefon defterim yokoldu. Mr.G ye yazdığım mesajı yollayamayacağımı "Kime" sekmesine boş boş bakarken anladım.



Eylül ayı başında ay sonuna doğru İstanbul'a geçeceğini ve İzmir'e dönerken haberleşeceğimizi söylemişti. Ama arkadaşım yani bu kadar mı olur. Eve geldim. 2 saat sonra telefon çaldı. Ve biz bir 2 saat sonra buluştuk. Onun daha önceden de geldiği şirin balıkçıda oturduk. Ben küs olduğum Yeni Rakı ile barıştım. O bilmem kaçzaman önce yediği ithal kalamarın heabını sordu. Mr.G yanında en çok eğlendiğim ve sevdiğim arkadaşlarımdan bir tanesi. İnsan ilişkileri o kadar sağlam ki, sanki o bana dünyadaki her işi layığıyla yerine getirirmiş gibi geliyor. Akşam restoran sahibiyle diyaloğu, sigara içmek için saklandığımız çiçeklerin yanındaki masada oturan tatlı İzmirli bayan ve oğluyla sohbeti, Yalova yolu üzerinde bi lastikçide (ki geç kalma sebebi) lastiklerini bi çırpıda değiştirme hikayesi, Bau daki  yine İzmirli (Ne çok İzmirliyle karşılaşmışız akşam :D) çocukla diyaloğu... Görmeniz lazım anlatamıyorum. Böyle onu alıp hiç yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz mükemmel bi adam işte. Hem çok eğleniyorum, hem de bazı derin konulara girdiğimizde özellikle siyaset yada din gibi gerilmiyorum. Sadece karamsarlıktan dolayı biraz üzülüyorum ama hepsi bu. Bu zamanda en amiyane tabirle "aynı telden çaldığınız" birilerini bulmak çok zor. O yüzden Mr.G iyiki arkadaşımsın :) Seni çok seviyorum.



Yemek ve birkaç duble rakıdan ve süper bir sohbetten sonra Görükle'ye geldik. Yaşadığım yerden hiçbir postta bahsetmemiştim aslında şimdi paragrafı kurarken bunu farkettim. Burası Uludağ Üniversitesi kampüsünün yanında neredeyse tamamı öğrencilerden oluşan bir kasaba içinde barlar, cafeler, parklar, restoranlar bulunan. Ve hiç uyumayan. Gece saat 4 te bile dışarı çıksanız parklarda oturan, yada cafede içkisini yudumlayan, yada yürüyüşe çıkmış insanlarla karşılaşabilirsiniz. Herzaman aktif ve yaşayan bir yer burası. Bursada alkol satışının serbest olduğu birkaç kurtarılmış bölgeden biri. Peh demokrasiymiş. Yeşilaycılara var demokrasi bu ülkede. Neyse germeden kendimi bu konuyu es geçiyorum.(Dipçik not: alkolik değilim ama istediğim anda istediğime ulaşamamak, özgürlüğümün kısıtlanıyor olması yani, iğrenç bir his)

Mr.G sevdi burayı. Bau adındaki güzel cafede votkayla devam ettik sohbete. Ersuncuumun geçen sabah, sabah sabah içtiği ve önerdiği Smirnoff North'u test edelim dedik. Ersunun önerisi de "sek iç" olmasına rağmen hangi akla hizmetle energy ile içtiğimizi bilmiyorum. Velhasıl ağzımızda meyvesuyu tadıyla evin yolunu tuttuk. Aslında burda kavşakta çevirme yapan polis memuru beylerden bahsetmek isterdim ama, dediğim gibi çok sert bir ültimatom aldım. 10 Nisan 2011 sonrasında istediğim gibi bir post yazacağım umuyorum. Hiç korkum olmadan. (Bu tarih onun psikoloji testine gireceği tarih, bikaç tek attıktan sonra girmeyi diliyor kendisi :D Ah keşke yanında olsam da görsem o diyalogları :D

Sonunda eve vardığımızda hala birşeyler içecek modda olduğumuzu gördük ve bir votka energyle kapanışı yaptık. Ama ne kapanış. Küçücük minyatür bozması evimde buz olmadığı için buzluktaki karları attık bardağa :D Hayatımda hiç karlı votka içmemiştim. Eğlenceliydi. Ha bir de Altay muhabbetimiz var ki akıllara zarar. Yahu ben nerden bileyim Altay diye bir takım olduğunu. İzmirli miyim ben? Zaten bu top topaç işlerinden anlamam. Sadece bu yıl şampiyon olduk onu bilirim, futbolcuları bile tanımam. Bir Volkan'ı tanıyorum kişisel olarak. Mr.G hangi takımlısın? Dedi Altay dedim o ne? :D hahahha asrın hatası. Vay anam koskoca Altay 1914 te kuruldu da bilmemne. Dedim o daha kötü, o tarihten beri adınızı duyuramadıysanız, şampiyon olamadıysanız yazık :D Bu satırları okurken delleniyorsun biliyorum. Ama bak şu da var ki G hocam, sen sevip tutuyorsan vardır hikmeti dedim ve araştırdım. Gözlerim yaşardı gerçekten. Neden renklerinin siyah-beyaz olduğunu ve neden isminin önüne "Büyük" eki aldığını bildim öğrendim. Merak edenler için tık tık. Bundan sonra fahri Altaylıyım ben.

Gelelim sonuç bölümüne; Akşam yuvarladığın içkiler, sabah beynini deler bu bir,
Mudanyanın yeleken havasını bilip öyle tiril tiril ince bir hırkayla çıkarsan sokağa o grip hiç geçmez bu ikiii,
Ah Mr.G sen istediğin kadar tembihle bu kız hep burnunun dikine gider ve hep yazar, dur bakalım bunlar çok iyi günler, daha neler yazıcam, iyi kötü ne yazarsam yazayım, sana değer verdiğimi ve sevdiğimi bil bu üç.
Biraz Mr.G'ye mektup gibi oldu sevgili okuyucu ama napiim kusura bakma artık. Hepinizi tek tek öperim, sevgiler...

18 Eylül 2010 Cumartesi

Fatma Özen; Kızkurusu ve çatlak...



Geçenlerde şu postta bahsetmiştim kızkıza gecemizden ve Bridget Jones faciasından. Ve yepsyeni günlüğümden. Ve evet biraz çakma bir açılış cümlesi olsada, tam beni anlatıyor bu yorum; "Fatma Özen; kızkurusu ve çatlak"

Kızkurusunu kısmına pek çok arkadaşım katılmasa da (Özellikle de beni çok sevdiklerini düşündüğüm, pohpohlamaya bayılan birkaç yakın arkadaşım), çatlaklık konusunda herkes hemfikir. Ama sanıyorum beni böyle kabul edip seviyorlar :D Sonuçta bu benim doğam.



Ayrıca bu çatlaklık durumu kemikleşmiş ve değiştirilemez olsa da, ilk kısım yani kız kurusu durumu, beyaz atlı prensin beygir gücüne bağlı. Ne kadar hızlı sürerse atını benim bu moddan kurtulmam o kadar kısa sürer diye ümid ediyorum (Yani hala ümid ediyorum, şimdi tam bir polyanna oldum işte). Tabii aslında bunu çok özlediğimden yada ihtiyacım olduğundan değil. Hepinizin malumu; bu aşk-meşk işleri kaçıncı yüzyılda olursak olalım, 8. Henry'nin sarayında dönen entrikalardan farksız. Savaş oyunu misali. Ne kadar karşı olursak olalım acı gerçekler bunlar. Hep bir iktidar savaşı ikili ilişkilerde. Bunlardan sıyrılıp yanlız başına kaktüs misali yaşamaya başladığınızda da bir süre sonra rahat batıp; allahım niçün benim bir sevgilim yok moduna giriyorsunuz. Yani bildiğin kısırdöngü. Ne onlarla oluyor, ne de onlarsız.

Ve ben bu ruh hali içerisindeki gel-gitlerde yaşam savaşı veriyorum :( Bu son cümle biraz üzücü olsa da, şimdilik halimden memnunum. Buradan şimdi ismini verip rencide etmek istemediğim çok sevgili bazı yakın arkadaşlarıma sesleniyorum; Evlen, sevgilin olsun, çiftleş, üre diye başımın etini yemeyin. Girdiğim en son savaşın tazminatı epey ağır oldu. Hala ödüyorum. Ekonomi iyileşmeden başka savaşa girecek gücüm yok. Kendimi topladığımda elimde savaş baltaları Zeyna misali, dünyanın en bahtsız (ki bana çatmış olacak)beyaz atlı prensini bekliyor olacağım. Ve bu sefer galip çıkan taraf ben olacağım ;)

Sevgiler, saygılar...

17 Eylül 2010 Cuma

Fahri Son Kilitçi ünvanı istiyorum ben :D

Yıllar yıllar önce ben daha küçümenken ve güzel Bursa'da henüz hiçbir AVM yeşermemişken, İstanbullu bir arkadaşın ağabeyi şimdi ismini hatırlayamadığım bir AVM'de kokoş bir mağazada (sanıyorum Beymen idi) müdürlük yapıyordu. Geleni gideni, vitrinlerini öyle bir güzel anlatırdı ki ben gariban, hafızasının aldığı ve gördüğü en kokoş mağaza vitrini İntamdaki Vakko mağazası olan küçük kız, hevesle onu dinlerdim. O yıllardaki hayalleri tasarım-kesim-dikim-üretim olan benim için mağazaların anlamı çok büyüktü. Kesinlikle ve kesinlikle hepsine gereken özen gösterilmeli, vitrin tasarımlarına saygı duruşunda bulunulmalıydı. (Hele o kocaman vatkalı gömlekler, uzun siyah etekler giymiş mankenleri izlemek sanıyorum bütün 80'li yıllar bebelerinde aynı haleti ruhiyeye sebep olmuştur)

Ve yıllar yıllar sonra Mall'ler pire gibi her yanı sardıktan ve zincir mağazaların sayısı mantar gibi çoğaldıktan sonra şöyle iki-üç saniye göz atıp geçme dönemi başladı benim için. Çoğu birbirinin aynı/benzeri mağaza tasarımları bu ilgimin sönmesinin baş sebebi. Velhasıl hiçbirşey eskisi gibi değil. (Bu cümle yaşlandığımın kesin kanıtı) Ama ben hala vitrin tasarımlarını ve ürünlerini beğendim birkaç mağazanın içerisinde kendimden geçene kadar dolaşmaya bayılıyorum.

Hal böyle olunca, ve ben artık çalışan zavallı bir köle olduğum için, sınırlı zamanlarda uğrayabiliyorum alışveriş merkezlerine. İş çıkışı çok sevgili bebeğim Zişan ile 2-3 saatlik zaman dilimini en verimli şekilde kullanmak üzere atıyoruz kendimizi ışıltılı vitrinlerin kucağına :D

Yemeklerimiz bile bu aceleden nasibi alıyor. Yemeden yutup, alelacele kahvelerimizi içip (Bu arada buradan Kahve Dünyasını geçen akşam ki rezil servisi yüzünden kınıyorum, tamam o gün çok bakımsız olmuş olabiliriz ama bir kahve içmeyi haketmiştik) başlıyoruz ayaklarımıza kara sular inene dek dolaşmaya...

Ayakkabılar, çantalar, etekler, t-shirtler, gömlekler ve elbiseler derken, o saçma anonsla kendimize geliyoruz. :D Alışveriş merkezimiz az sonra kapanacaktır, vır vır vır, dır dır dır... Ne gereksiz bir anons :(


Ve apar topar korkunç-ıssız otoparka inip evimizin yolunu tutuyoruz. Bu artık bizim rutinimiz oldu sanırım. İlk seferinde epey komik gelen bu durum artık can sıkıcı olmaya başladı. Çünkü sınırlı saatlerin olduğunu bilmek bünyeme hiç iyi gelmiyor. :( Acele etmeyi hiç sevmiyorum zira.

Sonuç olarak birgün beni kameralarda tam çıkış saatinde salya sümük ağlarken  izleyecek AVM yetkililerine sesleniyorum. Korupark'ın anahtarlarını bana verin. İşimi hallettikten sonra sessiz sedasız kilitleyip çıkarım ben. Sabah masaj koltuğunda uyuya kalmış bulursanız da ses etmeyip, üstümü örtün. Çünkü ruh sağlığım tehlikede. :D Sevgiler ve koccaman öpücükler...

16 Eylül 2010 Perşembe

Bugün ne giydim?-2

Farkındaysanız bugün ne giydim olayına iyiden iyiye alıştım. Bu ikinci post. Bakalım ne zaman sıkılacağım? Dün aldığım güzel gazlar sayesinde gerisi gelecektir umuyorum :D



Şu anda kimin blogunda/twitterında/facebookunda okuduğumu hatırlamıyorum ama, söz çok doğru; fazla vakit yoksa siyah her daim kurtarıcı. Gece 1 de uyuma neticesinde sabah 8 de uyanamadım. Ve tabiiki sonuçta Little Black Dress günü kurtardı. :D Bu sonbahar en çok bu elbiseyi giyicem sanıyorum. Çok rahat ince bir triko. Göğüs altındaki ince pli de göbiş gizlemek için 10 numara :D Pazar Creation

Ceket ise geçen kıştan beri üzerimde. O kadar çok sevdim ki hem kesimini, hem de kumaşını. Tam benlik velhasıl. Zara

Pabuçlarımı ne zaman aldığımı hatırlamıyorum bile. Ama şu küçük siyah elbise konbinlerinin vazgeçilmezi. Hala şaşırdığım nokta ise içi şarap dolmuş olmasına rağmen hala kokuşmaması :D (Ah ishak ah :D) Nine West

Kocaman yüzüğüme hep çanak anten dediler, ilk defa geçen hafta birisi yaratıcılığını konuşturdu; Ne o öle yumurta sahanı gibi kocaman?! Benim şahsi fikrim tam bir vok havası var yüksüğümde :D Görüklede şirin ve orjinal takılar satan bi yerden aldım. Hem de süper ucuza :P

Küpelerim de Sedoşumun nişanı için alınmıştı. Hımmm küçük bi hesapla sanıyorum 3 yıl önce. Kapalıçarşı altgeçitteki Güney gümüşten. Harika takıları var. Gümüşsever Bursalılar es geçmesin.

Geldik bir ne giydim postunun daha sonuna. Yapımda ve yayında emeği geçen futraf makinemin SelfTimerına, ve yeni resim düzenleme programım paint.NET'e sonsuz teşekkürlerimi sunar, hepinizi en kocamanından öperim :D

Bunlar da ilginizi çekebilir...

Related Posts with Thumbnails