En sevdiğim masallardan biriydi, Samed Bahrengi'nin "yasaklı" Küçük Kara Balık'ı. Bugün bile okusam yine aynı hissedebileceğim çok sevdiğim küçük kara balık. Yerine kendimi koyduğumda cuk oturan küçük kara balık...
Gelgelelim yazımın Bahrengi'nin bu küçük kara balığıyla hiç alakası yok. Benimki biraz vicdan muhasebesi ve kendini bir nebze olsun rahatlatabilme çabası. İdeolojimle ilgili yazmayı, politik-siyasi söylemlerde bulunmayı sevmediğimi sanmayın. Ve fakat bugün bundan değilde gerçek bir balıktan bahsetmeyi, az da olsa gülmeyi arzuluyorum. Yazının akışı nereye gider bilmiyorum ama, istediğim budur vesselam :)
Yaklaşık bir ay kadar önce bendenize bir balık emanet edildi ismi İzmit olan. Hayvanları sevme konusunda başarılı, sorumluluklarını alıp, bakıp, besleyip, büyütme konusunda ise son derece başarısızım. (Bknz: Kaçan kedim Kaymak) İzmit'in de akıbeti tahmininiz üzre ölüm oldu. Balık öldü. Reaksiyon ondan sonra başladı. Gerçekten balığın ölümüne çok üzüldüm. Süs balıkları için bile "tadları nasıldır acaba" diye düşünen ve balık beslemeyi gereksiz bir uğraş olarak gören ben, bu duruma çok üzüldüm. Çünkü ne olursa olsun, yaşayan, hareket eden, beslenen bir canlıydı. Velhasıl ilk gün adını değiştirip Hüsnü koyduğum ve zannımca bu isim değişikliğini bünyesi kaldıramayan küçük İzmit, sırtüstü yatış pozisyonunda hakk'ın rahmetine kavuştu. Adaam yeni bi tane alırım bişey olmaz diye kendimi rahatlatmaya çalışsamda, içimdeki suçluluk duygusu gitgide büyüdü. Yerine aldığım yeni balığın İzmit'e benzememesi, ve öldürdüğüm balığın üç yıldır yaşıyor olduğunu öğrenmem (Elimde iki haftada öldü) gibi can sıkıcı durumlar da eklenince, uzun süredir yazmadığım Blog sayfama dönüş yazımın İzmit'e ithafının makul derecede vicdan rahatlatıcı olabileceğini düşündüm :) Bir güzel fotoğraflarını çektim az önce Yizmit'in (Yeni İzmit). Sanırım patlayan flaşlar da sinirlerini bozdu. Bi değişik davranıyor. Korkuyorum ölecek diye. Artık bir balığı öldürünce, diğerleri de her koşulda ölecekmiş gibi hissediyorum. :( O yüzden bugün derhal bu balıktan kurtulmak istiyorum. Onu sevgi dolu ve ilgili sahibinin şefkatli ellerine bırakır bırakmaz kendimi hafiflemiş hissedeceğim.
Gelelim bölüm özetine;
Demekki neymiş? 29 yaşına adım atacağım bu devekuşu günlerimde bile hala koşulsuz şartsız hiçbir şekilde sorumluluk almaya gelemiyorum.
Almak istesem de alamıyorum.
Çocuğu olan evli ve çalışan anneler bence uzaylı.
Artı bir de balık, kedi, köpek, kuş vs. hayvan besleyen anneler var. Onlar bu galaksiden bile değil benim gözümde. Çok çok öpüyorum. Sevgiler saygılar...:)
14 Temmuz 2010 Çarşamba
19 Mayıs 2010 Çarşamba
Bir küçücük askercik varmış...
Onun adı Berhan Çağlıyanmış... :D Çok şükür sonunda askerimiz sağ salim geldi. Geçirdiği değişim şu aralar kafamı kurcalamakla birlikte, emin de olamıyorum. Çünkü henüz yüzyüze konuşabilmiş değilim. Bu askerlik denen olayın ne menem bir şey olduğunu sanıyorum az da olsa anlayacağım Berhan sayesinde. Erkekler hep anlatırlar ya bitmez tükenmez askerlik hikayelerini, bizimkinde henüz öyle bir girişim göremedim ben. Bugün 3. günü gelişinin. Sanırım performans beklemek için biraz erken. Ve yine sanırım, bir-iki ay sonra ben bu yazıyı okuyup allah beni nasıl biliyorsa öyle etsin, şom ağızlı ben diyeceğim. :) Ama şu anki durum şu; bebeğimin içine uzaylı girmiş. Böyle bir durgunluk, sakinlik, akıl alır gibi değil :) Acaba herkese mi böyle oluyor, bilmiyorum. Umarım aranızda "askerden yeni gelmiş adam nasıl olur?" sorusuna cevap verebilecek arkadaşlar vardır. Yoksa kuzumun başının etini yemeye devam edeceğim;
-Ya kanka vallahi sana bişi olmuş.
-Ya yok kızım iyiyim, normalim.
-Ya yok yok, sen çok durgunsun
-Askerden yeni geldim ya, ondandır
-Nerde benim eski bebişim :( hiç eskisi gibi diilsin Berhan ya.
-................................................ oldu mu? Rahatladın mı?
-ehhehehehe
:D İşte durum bu. Bakalım bir de canlı göreyim. Ne olmuş kuzucuğuma. Askerlik gerçekten adamı nasıl değiştiriyormuş anlamaya çalışayım.
Haberlerinizi bekliyorum şekerler. Bol gülücüklü günler dilerim :D
-Ya kanka vallahi sana bişi olmuş.
-Ya yok kızım iyiyim, normalim.
-Ya yok yok, sen çok durgunsun
-Askerden yeni geldim ya, ondandır
-Nerde benim eski bebişim :( hiç eskisi gibi diilsin Berhan ya.
-................................................ oldu mu? Rahatladın mı?
-ehhehehehe
:D İşte durum bu. Bakalım bir de canlı göreyim. Ne olmuş kuzucuğuma. Askerlik gerçekten adamı nasıl değiştiriyormuş anlamaya çalışayım.
Haberlerinizi bekliyorum şekerler. Bol gülücüklü günler dilerim :D
İyiki doğduk...
Kaç gün, kaç ay, kaç yıl geçtiği önemli mi? Yeniden gördüğünde, okuduğunda, yaşadığında, zihninde oluşan algı, on gün, iki ay, doksanbir yıl öncesinde ki değil midir?
Uzun zamandır yazmak isteyip de yazamadıklarım, kafamda o kadar çok yer kaplamaya başladı ki neyi hangi sırayla yazmam gerektiğini bilmiyorum.
İlk olarak bugünle başlamak istiyorum. 19 Mayıs. 91 yıl önce atılan özgürlük tohumları, kocaman bir ülkenin ve insanlarının yaşam şekillerinin değişimiyle, hızlı devrimlerle bu günlere kadar gelip yeşerdi. Atatürk'ün siyasi zekası, ülke insanlarının sonsuz azmi sayesinde, parçalanıp bölünen hasta bir devlet, doksanbir yılın sonunda, dünya sahnesinde yeniden yerini aldı. Ecdadımıza duyduğumuz sevgi ve minnet bir tarafa, bugün içinde bulunduğumuz siyasi, askeri, ekonomik hayat ve yaşam standartları, onların hayallerini kurdukları "yüksek medeniyeler" seviyesinin çok yakınlarında. Bu durum içinde yaşanan açmazlar, problemler, çatışmalar ise her devletin başa çıkmaya çalıştığı sorunlarla hemen hemen aynı. Aslolan bu noktaya gelebilmiş olmamızdır bence. Tüm büyük ülkelerde, ekonomik krizler, terör belası, azınlık problemleri, siyasi çalkantılar her dönem yaşanmıştır ve yaşanacaktır. Biraz polyannacılık gibi olacak ama; ya tüm bunları yaşayamıyor olsaydık? Başka bir devletin sömürüsü altında olabilirdik. Ne içişlerimizde ne de dışişlerimizde bağımsız olurduk. Yada ambargo altında olsaydık. Ekonomik özgürlüğümüz olmasaydı? Yada teokratik bir ülke de yaşıyor olsaydık? Ne kişisel özgürlüklerimiz, ne de siyasal haklarımız olurdu. İşte tüm bu durum içinde her ne kadar yaşam standartlarımızla ilgili memnuniyetsizliklerimiz olsa da, bunların hiçbiri kökten değiştirilemeyecek genel şartlar kadar (ülke rejimi, dil, din, ırk) kötü olamaz.
Bugün bu sebeple önemli, diğer ulusal günler gibi. Ben kısa bir mola olarak algılıyorum ulusal günleri. Neredeydik? Nereye, nasıl geldik? Ve ne olacağız? Tüm bunları düşünüp toplama-çıkarma yaptığım zaman, içimi hep bir huzur kaplıyor. Ne kadar güçlü bir ecdada sahip olduğumuzu, neler yapabildiğimizi düşünüp, yapabileceklerimiz için mutlu güzel düşüncelerle dolduruyorum zihnimi. Koskaca bir ülkenin tek vücut olup, o dönemin siyasi, askeri ve ekonomik açıdan en güçlü devletlerine nasıl kafa tuttuğunu düşünüp, gözlerim dolu dolu gülümsüyorum. Ve tüm bunlar için, kelimelerle ifade edemeyeceğim kadar, tüm kalbimle teşekkür ediyorum, ülkemi "Türkiye Cumhuriyeti" yapan tüm insanlara.
Sonra da Atatürk'ü düşünüyorum. Onu görmenin önemli olmadığını biliyorum (yine de umutsuzca bir istekle görmek isterdim). Onun düşüncelerini anlayabilmenin, onu görmek kadar değerli olduğunu biliyorum. Doğum gününü sorduklarında neden 19 Mayıs dediğini anlayabiliyorum. Verdiği kararı, halkıyla paylaşıp onay aldı. Omuzlarındaki ağır yüke destek vermelerini istedi. Kurtuluşun tek çaresini, kesin fikirlerini paylaştı. Ve halkı da ona inanıp destekledi. Canları, malları ve iman güçleriyle tam destek verip işe koyuldular. Bunun nasıl bir ruh hali olduğunu, sadece okuduğumuz kitaplardan ve canlı tanıkların anlattıklarından biliyoruz. Hiçbir durum ve şart o günleri anlayabilmemizi sağlayamaz. Böyle hissediyorum. Sadece her koşulda şu anda içinde bulunduğumuz durumdan kat be kat daha kötü olduğunu hayal ediyorum.
Ve sonuç olarak şuna da inanıyorum ki; onu anlayabilmiş, onun ruhuna sahip evlatları olduğu sürece, birdaha o günlerin tekrarı olmayacak! Bir daha hiçbir dış odak ülkemize elini süremeyecek! İzleyeceğimiz yol, bize çizdiği yol haritası çok açık ortada. Tek yapmamız gereken, uygulamak ve unutmamak! Kim olduğumuzu, nereden gelip, neler yaşadığımızı, ve nereye ulaşmak istediğimizi hep hatırlamak.
Bu sebeple; gidecek çok yol, varılacak çok hedef olduğunun farkına varmış, genç Türkiye'nin ve ATAM'ın doğum gününü kutluyorum. Nice 91 yıllara...
Sevgi ve saygılarımla...
Uzun zamandır yazmak isteyip de yazamadıklarım, kafamda o kadar çok yer kaplamaya başladı ki neyi hangi sırayla yazmam gerektiğini bilmiyorum.
İlk olarak bugünle başlamak istiyorum. 19 Mayıs. 91 yıl önce atılan özgürlük tohumları, kocaman bir ülkenin ve insanlarının yaşam şekillerinin değişimiyle, hızlı devrimlerle bu günlere kadar gelip yeşerdi. Atatürk'ün siyasi zekası, ülke insanlarının sonsuz azmi sayesinde, parçalanıp bölünen hasta bir devlet, doksanbir yılın sonunda, dünya sahnesinde yeniden yerini aldı. Ecdadımıza duyduğumuz sevgi ve minnet bir tarafa, bugün içinde bulunduğumuz siyasi, askeri, ekonomik hayat ve yaşam standartları, onların hayallerini kurdukları "yüksek medeniyeler" seviyesinin çok yakınlarında. Bu durum içinde yaşanan açmazlar, problemler, çatışmalar ise her devletin başa çıkmaya çalıştığı sorunlarla hemen hemen aynı. Aslolan bu noktaya gelebilmiş olmamızdır bence. Tüm büyük ülkelerde, ekonomik krizler, terör belası, azınlık problemleri, siyasi çalkantılar her dönem yaşanmıştır ve yaşanacaktır. Biraz polyannacılık gibi olacak ama; ya tüm bunları yaşayamıyor olsaydık? Başka bir devletin sömürüsü altında olabilirdik. Ne içişlerimizde ne de dışişlerimizde bağımsız olurduk. Yada ambargo altında olsaydık. Ekonomik özgürlüğümüz olmasaydı? Yada teokratik bir ülke de yaşıyor olsaydık? Ne kişisel özgürlüklerimiz, ne de siyasal haklarımız olurdu. İşte tüm bu durum içinde her ne kadar yaşam standartlarımızla ilgili memnuniyetsizliklerimiz olsa da, bunların hiçbiri kökten değiştirilemeyecek genel şartlar kadar (ülke rejimi, dil, din, ırk) kötü olamaz.
Bugün bu sebeple önemli, diğer ulusal günler gibi. Ben kısa bir mola olarak algılıyorum ulusal günleri. Neredeydik? Nereye, nasıl geldik? Ve ne olacağız? Tüm bunları düşünüp toplama-çıkarma yaptığım zaman, içimi hep bir huzur kaplıyor. Ne kadar güçlü bir ecdada sahip olduğumuzu, neler yapabildiğimizi düşünüp, yapabileceklerimiz için mutlu güzel düşüncelerle dolduruyorum zihnimi. Koskaca bir ülkenin tek vücut olup, o dönemin siyasi, askeri ve ekonomik açıdan en güçlü devletlerine nasıl kafa tuttuğunu düşünüp, gözlerim dolu dolu gülümsüyorum. Ve tüm bunlar için, kelimelerle ifade edemeyeceğim kadar, tüm kalbimle teşekkür ediyorum, ülkemi "Türkiye Cumhuriyeti" yapan tüm insanlara.
Sonra da Atatürk'ü düşünüyorum. Onu görmenin önemli olmadığını biliyorum (yine de umutsuzca bir istekle görmek isterdim). Onun düşüncelerini anlayabilmenin, onu görmek kadar değerli olduğunu biliyorum. Doğum gününü sorduklarında neden 19 Mayıs dediğini anlayabiliyorum. Verdiği kararı, halkıyla paylaşıp onay aldı. Omuzlarındaki ağır yüke destek vermelerini istedi. Kurtuluşun tek çaresini, kesin fikirlerini paylaştı. Ve halkı da ona inanıp destekledi. Canları, malları ve iman güçleriyle tam destek verip işe koyuldular. Bunun nasıl bir ruh hali olduğunu, sadece okuduğumuz kitaplardan ve canlı tanıkların anlattıklarından biliyoruz. Hiçbir durum ve şart o günleri anlayabilmemizi sağlayamaz. Böyle hissediyorum. Sadece her koşulda şu anda içinde bulunduğumuz durumdan kat be kat daha kötü olduğunu hayal ediyorum.
Ve sonuç olarak şuna da inanıyorum ki; onu anlayabilmiş, onun ruhuna sahip evlatları olduğu sürece, birdaha o günlerin tekrarı olmayacak! Bir daha hiçbir dış odak ülkemize elini süremeyecek! İzleyeceğimiz yol, bize çizdiği yol haritası çok açık ortada. Tek yapmamız gereken, uygulamak ve unutmamak! Kim olduğumuzu, nereden gelip, neler yaşadığımızı, ve nereye ulaşmak istediğimizi hep hatırlamak.
Bu sebeple; gidecek çok yol, varılacak çok hedef olduğunun farkına varmış, genç Türkiye'nin ve ATAM'ın doğum gününü kutluyorum. Nice 91 yıllara...
Sevgi ve saygılarımla...
27 Mart 2010 Cumartesi
Dişçi kabusum kanatlanıp uçuverdi...
Perşembe günü yapışık sahte kardeşim Sedoşumla doktor randevumuz vardı. Bir haftadır süren gribimiz yüzünden ancak perşembe gününe yetişebildik. Hastahanenin kapısında üçledik kendimizi. Aramıza Ayça'yı da alıp doktorun kapısını çaldık.
Çarşamba pazarına dönen suratımdan da anlaşılacağı üzere korkudan ha ettim ha edecem modunda, bi yandan kafamda binbir muzurluk, uzandım dişçi koltuğuna. Ama şöyle de bir durum var ki; bu blog yazma işi yüzünden resmen cahil cesareti sahibi oldum. Saftirik bebekler gibi avutuyorum kendimi; ay ben bu olayı nasıl da anlatırım blogumda, dur bi resim çekeyim... Normal şartlar altında ben o dişçi kapısından içeri adımımı atmazdım. Ve fakat kendimi sürekli gaza getiriyorum. Korkma kızım bak süper olacak. Bu deneyimini de paylaşacaksın :) Hay ben böyle iğneli, anestezili deneyimin içine ... cup diye atliyim. Bu blog sevdası yüzünden beni Fear Factor'de görürseniz şaşmayın.
Neyse efendim, derin dondurucudan hallice, sevgili doktorumuz Işıl hanıma da türlü muzurluklarımı yaptım en simpatik halimle. Her zamanki iğneyi görünce ayılıp bayılırım tehditleri. Genç doktorumuz yemedi bu tehditleri. Hatta ve hatta an itibariyle Stockholm sendromuna yakalanmış durumdayım. Stockholm sendromunun ne olduğunu bilmeyenler için; üstünkörü anlamıyla,"kurbanın celladına duyduğu aşk", detaylarıyla, tık tık tık tı... Ömrü hayatımda bu kadar makul bir doktora rastlamadım hiç. Kendisinin yüzü hiç gülmemekle birlikte, her an ne yaptığını anlatıp rahatlattı beni. Şimdi küçük bir soğuk hissi gelecek, şimdi biraz hava verip temizleyeceğim, şimdi kompozit dolduracağım, şimdi, şimdi, şimdi. Derken ben ne olduğunu anlamadan nurtopu gibi bir dolgum oldu. :)
Her zaman bembeyaz çürüksüz dişlerimle övünen benim de artık bir dolgum vardı nihayet :( Temizletme için de yeni bir randevu alıp sıramı Seda ve Ayça ikilisine savdım. Onlarda durum biraz daha vahimdi ama, yaklaşık yarım saatin sonunda üçümüz de uyuşuk ağızlarımızı da alıp evin yolunu tuttuk.
Su içme yetimi geri kazanmam yaklaşık 4 saatimi aldı. Sonunda güpgüzel puf poğaçalarla ödüllendirdik kendimizi. Ve mutlu son. Bir maceranın da böylece sonuna geldik. Ne iğne korkusu tanırım artık, ne yükseklik, ne böcek ne yılan ne çıyan. Yaşasın deneysel blogculuk.
Saygılar sevgiler...
Çarşamba pazarına dönen suratımdan da anlaşılacağı üzere korkudan ha ettim ha edecem modunda, bi yandan kafamda binbir muzurluk, uzandım dişçi koltuğuna. Ama şöyle de bir durum var ki; bu blog yazma işi yüzünden resmen cahil cesareti sahibi oldum. Saftirik bebekler gibi avutuyorum kendimi; ay ben bu olayı nasıl da anlatırım blogumda, dur bi resim çekeyim... Normal şartlar altında ben o dişçi kapısından içeri adımımı atmazdım. Ve fakat kendimi sürekli gaza getiriyorum. Korkma kızım bak süper olacak. Bu deneyimini de paylaşacaksın :) Hay ben böyle iğneli, anestezili deneyimin içine ... cup diye atliyim. Bu blog sevdası yüzünden beni Fear Factor'de görürseniz şaşmayın.
Neyse efendim, derin dondurucudan hallice, sevgili doktorumuz Işıl hanıma da türlü muzurluklarımı yaptım en simpatik halimle. Her zamanki iğneyi görünce ayılıp bayılırım tehditleri. Genç doktorumuz yemedi bu tehditleri. Hatta ve hatta an itibariyle Stockholm sendromuna yakalanmış durumdayım. Stockholm sendromunun ne olduğunu bilmeyenler için; üstünkörü anlamıyla,"kurbanın celladına duyduğu aşk", detaylarıyla, tık tık tık tı... Ömrü hayatımda bu kadar makul bir doktora rastlamadım hiç. Kendisinin yüzü hiç gülmemekle birlikte, her an ne yaptığını anlatıp rahatlattı beni. Şimdi küçük bir soğuk hissi gelecek, şimdi biraz hava verip temizleyeceğim, şimdi kompozit dolduracağım, şimdi, şimdi, şimdi. Derken ben ne olduğunu anlamadan nurtopu gibi bir dolgum oldu. :)
Her zaman bembeyaz çürüksüz dişlerimle övünen benim de artık bir dolgum vardı nihayet :( Temizletme için de yeni bir randevu alıp sıramı Seda ve Ayça ikilisine savdım. Onlarda durum biraz daha vahimdi ama, yaklaşık yarım saatin sonunda üçümüz de uyuşuk ağızlarımızı da alıp evin yolunu tuttuk.
Su içme yetimi geri kazanmam yaklaşık 4 saatimi aldı. Sonunda güpgüzel puf poğaçalarla ödüllendirdik kendimizi. Ve mutlu son. Bir maceranın da böylece sonuna geldik. Ne iğne korkusu tanırım artık, ne yükseklik, ne böcek ne yılan ne çıyan. Yaşasın deneysel blogculuk.
Saygılar sevgiler...
23 Mart 2010 Salı
Vöğg, Kaktüsüm ve tekaütlerim.
Bu resme bakıp kaydın nereye gideceğini düşünenlere itirafımdır; hiçbir fikrim yok. :) Üç küçük öyküden oluşacağını biliyorum sadece. Üç ayrı resmile uğraşmamak için üçünü bşr arada görüntüledim. İyi de oldu yerden tasarruf ettim :)
İlk sırayı, ilk sayısını merakla beklediğimiz, bulabilmek için dağları deldiğimiz, bulamayacağız diye aklımızın çıktığı, eniştemize lütfeeğğğğn diye hönkürdüğümüz ve eniştemizin binbir zahmetle bulup kucağımıza bıraktığı, buldumcuk olduğumuz, süsleyip püslediğimiz yeni bebek Vogue Türkiye'ye veriyorum. Hasretle kucaklayıp, hala iç geçirerek sayfalarına baktığım, ca'nım dergimize hoşgeldin diyorum. Sana da teşekkür ediyorum enişte tekrardan :) Ve inşallah birgün böyle bir tasarım dergisi çıkarırız birlikte. Dünyalar benim olur. :)
İkinci sırada emekli olmuş fotoğraf makinelerim var. :) Büyük olan annemin yıllar yıllar öncesinden bana hediyesi eski moda bir fotoğraf makinesi. Bu benim ikinci makinamdı. İlki İstanbul'da bir arkadaşımda kaldı yıllar önce, saklıyorsa(ki sanmıyorum) hala ondadır. Diğeri de son digital makinamdı kendileri. Şiddet içeren bir yaşam karesinde duvara çarpma suretiyle dağıldı. Tüm makinalarım adına ikisine verdikleri hizmetten dolayı teşekkürlerimi sunarım.
Ve trionun son öğesi, Muhittin amcamın (Berhanımın babası) hediyesi kaktüsüm. Kendisi çiçek sever bir doğal taş uzmanıdır. Elimdeki rahatsızlığa, bilgisayardan çıkan radyasyonun da katkısı olabileceğini düşünüp bana bu kaktüsü hediye etti geçen yıl. Tam benlik bir çiçek. Sürekli ilgi göstermem gerekmiyor. haftada bir iki fıs fıs yapıyorum o kadar. :)
Bugünün son postunu da yayınlamanın verdiği mutlulukla huzurlarınızdan ayrılıyorum efendim. Sevgiler, saygılar...
İlk sırayı, ilk sayısını merakla beklediğimiz, bulabilmek için dağları deldiğimiz, bulamayacağız diye aklımızın çıktığı, eniştemize lütfeeğğğğn diye hönkürdüğümüz ve eniştemizin binbir zahmetle bulup kucağımıza bıraktığı, buldumcuk olduğumuz, süsleyip püslediğimiz yeni bebek Vogue Türkiye'ye veriyorum. Hasretle kucaklayıp, hala iç geçirerek sayfalarına baktığım, ca'nım dergimize hoşgeldin diyorum. Sana da teşekkür ediyorum enişte tekrardan :) Ve inşallah birgün böyle bir tasarım dergisi çıkarırız birlikte. Dünyalar benim olur. :)
İkinci sırada emekli olmuş fotoğraf makinelerim var. :) Büyük olan annemin yıllar yıllar öncesinden bana hediyesi eski moda bir fotoğraf makinesi. Bu benim ikinci makinamdı. İlki İstanbul'da bir arkadaşımda kaldı yıllar önce, saklıyorsa(ki sanmıyorum) hala ondadır. Diğeri de son digital makinamdı kendileri. Şiddet içeren bir yaşam karesinde duvara çarpma suretiyle dağıldı. Tüm makinalarım adına ikisine verdikleri hizmetten dolayı teşekkürlerimi sunarım.
Ve trionun son öğesi, Muhittin amcamın (Berhanımın babası) hediyesi kaktüsüm. Kendisi çiçek sever bir doğal taş uzmanıdır. Elimdeki rahatsızlığa, bilgisayardan çıkan radyasyonun da katkısı olabileceğini düşünüp bana bu kaktüsü hediye etti geçen yıl. Tam benlik bir çiçek. Sürekli ilgi göstermem gerekmiyor. haftada bir iki fıs fıs yapıyorum o kadar. :)
Bugünün son postunu da yayınlamanın verdiği mutlulukla huzurlarınızdan ayrılıyorum efendim. Sevgiler, saygılar...
S.O.S. !!!
Bu vazoyu yenilemek istiyorum ama, hiçbir fikrim yok. Ahşap kursunda dekupaj falan yaparlar ya öyle bişiler mi yapsam acaba. Yoksa gümüş varakla yeniden mi kaplasam? Bana fikir verebilir misiniz?
Kutu kutu pense :)
Bu kutunun içinde ne olabilir acaba? Çok işe yarar birşey sayılmaz ama, benim gibi çokluk ve kalabalık sevmeyen biri için güzel birşey. Özellikle bu elektroniklerin yarattığı biyonik kablolu ev hali için gayet uygun bir kutu :)
Evet efendim bu şarj aletlerimin kutusu :) Sürekli seyir halinde bir kişi olup, üzerine de unutkansanız, şarj aleti denen nesneleri sürekli kaybedersiniz. Bu kutu sayesinde hem o çirkin kablo görüntüsünden kurtuldum. Hem de şarj aletlerim kaybolmuyor gördüğünüz gibi :) Başka kablolar için de kolayca uygulanabilir.
Evet efendim bu şarj aletlerimin kutusu :) Sürekli seyir halinde bir kişi olup, üzerine de unutkansanız, şarj aleti denen nesneleri sürekli kaybedersiniz. Bu kutu sayesinde hem o çirkin kablo görüntüsünden kurtuldum. Hem de şarj aletlerim kaybolmuyor gördüğünüz gibi :) Başka kablolar için de kolayca uygulanabilir.
Mutfakta yardımcı kağıtlar
Tarif kartları yaptım artık renkli kağıtlardan. Desperate Houseviwes'da Bree'nin, Katherine'nin o değerli ve gizli tariflerini sakladığı ahşap bir kutu da edindim mi tamamdır bu iş. Yıllarca defterlere yazılan tarifler pek kullanışlı olmuyordu. Mutlaka hepinizin tarif defterinin bir köşesinde küçük bir yağ lekesi, bir sos kalıntısı vardır. Bunun çözümü de bu kartlar işte. Önemli tariflerinizi bu kartlara basıp, film kaplattığınız zaman tertemiz, mis gibi, özenli bir biçimde korursunuz. Ve yıllarca kullanabilirsiniz. Çocuklarınıza bile kalabilir. :)
Tabii bir de şu cup belası var. Maalesef yabancı tariflerde kullanılan bu cup bazen sinir bozucu bir biçimde bela olabiliyor başımıza. Bu ölçü tablosunu kendim hazırladım. Genel olarak un ve tozlu karışımlara denk gelen ölçülerdir. Sıvılar için ayrı hazırlanması gerekir. Ama tariflerde de genellikle unlu karışımlar ve ağır kremalar için kullanıldığı için bu ölçü tablosu iş görür gibime geliyor. :)
Arkasına da sıvı ölçülerini ekledim :)
Sevgiler, saygılar, afiyetli günler dilerim...
Tabii bir de şu cup belası var. Maalesef yabancı tariflerde kullanılan bu cup bazen sinir bozucu bir biçimde bela olabiliyor başımıza. Bu ölçü tablosunu kendim hazırladım. Genel olarak un ve tozlu karışımlara denk gelen ölçülerdir. Sıvılar için ayrı hazırlanması gerekir. Ama tariflerde de genellikle unlu karışımlar ve ağır kremalar için kullanıldığı için bu ölçü tablosu iş görür gibime geliyor. :)
Arkasına da sıvı ölçülerini ekledim :)
Sevgiler, saygılar, afiyetli günler dilerim...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)











