Genellikle kişisel gelişim kitabı okumaktan hoşlanmam. Mehmet Öz'ünkiler dışında. Ama bu kitabın yaşam şeklimin yazıya dökülmüş hali olduğunu hissettim. Yanılmamışım...
Efendim yazarımız bay John C. Parkin doğu ilmi öğrenimi görmüş ve yirmi yıldır bu konuda çalışmaktaymış. İtalyada Nefes Alan Tepe adında oryantal felsefe merkezi kurmuş ve düzenli olarak burda S*ktir Et dersleri vermekteymiş. Ve kendisi de bir blogger ------> Fuckitway
Kitap ne hakkında derseniz;
"Siktir Et Hayatta Hiçbir Şey Senden Önemli Değil
Siktir Et demek sizi iyi hissettirir. Mücadeleden vazgeçmek, ne hoşunuza gidiyorsa onu yapmak, çevrenizdekilerin sizin hakkınızda düşündüklerini umursamamak ve kendi yolunuzdan gitmek harika bir duygudur.
John C. Parkin’in bu komik ve ilham verici kitabı, Siktir Et demenin; Doğunun boş verme, vazgeçme ve bir şeylerin o kadar da önemli olmadığını fark ederek gerçek özgürlüğü bulma gibi ruhani fikirlerinin kusursuz bir Batı ifadesidir.
Siktir Et; şarkı okumak, meditasyon yapmak, sandalet giymek ya da tütün yemek gibi eylemler gerektirmeyen ruhani bir yoldur. Modern zamanın küfürlü söylenişiyle, Siktir Et, Batılıları şöyle bir sarsıp kendilerine getirecek, anlam dolu hayatlarımıza egemen olan stresi ve gerginliği ortadan kaldıracaktır.
Bu yüzden, bütün sorunlarınıza ve meselelerinize S*ktir Et demenin bir yolunu bulun. Hayatınızda yapmanız “gerekenlere” S*ktir Et deyin ve sonunda başkaları ne düşünürse düşünsün, neyi yapmak istiyorsanız onu yapın."
Siktir et, en derin şeyi söylemenin en küfürlü yoludur; rahatladığımızda ve hayatın akışına kendimizi bıraktığımızda, esas özgürlüğün tadına varırız.
Şahsi kanaatim; adam haklı beyler, bayanlar... Özgür günler dilerim efendim, saygılar...
7 Ağustos 2011 Pazar
Yeni üstbaşlık ve etiket "Kitap Yorumlarım" (Haddim olmadan)
Haddim olmadan deyip yine de yazmak da ancak benim gibi bilinçsiz bloggera yakışır. Biilinçsiz Blogger Güzel blog ismi. Neyse konumuza dönelim, ya da başlayalım.
Uzun süredir açmak istediğim bir üstbaşlık, kitap yorumu. Kısmet bugüneymiş efendim. Öyle tam bir kitap kurdu durumum yok ama ayda 3-4 kitap okumaya çalışıyorum. Zihni genç tutması babında.
İlk kitap; Room (Oda). Yazarı Emma Donoghue İrlandalı hanımefendi, çağdaş ve tarihsel kurmaca yazarı. Ayrıca sahne ve radyo oyunları ve edebiyat tarihi yazıyormuş. Oda 2010 tarihli. Türkiye basımı Şubat 2010 Doğan Kitap. Ayrıca New York Times 2010 yılının en iyi 10 kitabı arasında.
Bunca gereksiz ayrıntıdan sonra gelelim sadede (ki bu sadet bi kadın olarak beni son derece etkiledi). Anne sevgisi, evlat sevgisi, bi adama duyulan korkunç öfke, nefret ve bunların çok sade bir dille, son derece etkili anlatımı kitabı 2. kez okumama sebebtir.
"Beş yaşındaki Jack’e göre, Oda bütün dünyadır: Doğduğu, Anne’siyle birlikte yemek yediği, oyun oynadığı, Televizyon seyrettiği ve Dışarısı hakkında bütün bildiklerini öğrendiği yer. Yaşlı Nick’in geleceği akşamlar, Anne onu güvenle uyuması için Gardırop’a kapatır.
Oda Jack’in yuvasıdır, oysa Anne için burası yedi yıldır kapatıldığı zindandan başka bir şey değildir. Anne, azim ve beceri ve ana sevgisiyle, oğluna özel bir hayat yaratmıştır ama, Jack’in soruları çoğaldıkça, onun çaresizliği de artmaktadır. Yine de, asıl sorunlar Büyük Firar’dan sonra Dışarısı’nda beklemektedir onları… Jack’in yaratıcı, komik ve iç yakıcı sesiyle anlatılan Oda, sevgileri imkânsızdan sağ çıkmalarını sağlayan bir ana-oğulun güçlü hikâyesi."
Şiddetle tavsiye eder, güzel günler dilerim sevgili okur...
Uzun süredir açmak istediğim bir üstbaşlık, kitap yorumu. Kısmet bugüneymiş efendim. Öyle tam bir kitap kurdu durumum yok ama ayda 3-4 kitap okumaya çalışıyorum. Zihni genç tutması babında.
İlk kitap; Room (Oda). Yazarı Emma Donoghue İrlandalı hanımefendi, çağdaş ve tarihsel kurmaca yazarı. Ayrıca sahne ve radyo oyunları ve edebiyat tarihi yazıyormuş. Oda 2010 tarihli. Türkiye basımı Şubat 2010 Doğan Kitap. Ayrıca New York Times 2010 yılının en iyi 10 kitabı arasında.
Bunca gereksiz ayrıntıdan sonra gelelim sadede (ki bu sadet bi kadın olarak beni son derece etkiledi). Anne sevgisi, evlat sevgisi, bi adama duyulan korkunç öfke, nefret ve bunların çok sade bir dille, son derece etkili anlatımı kitabı 2. kez okumama sebebtir.
"Beş yaşındaki Jack’e göre, Oda bütün dünyadır: Doğduğu, Anne’siyle birlikte yemek yediği, oyun oynadığı, Televizyon seyrettiği ve Dışarısı hakkında bütün bildiklerini öğrendiği yer. Yaşlı Nick’in geleceği akşamlar, Anne onu güvenle uyuması için Gardırop’a kapatır.
Oda Jack’in yuvasıdır, oysa Anne için burası yedi yıldır kapatıldığı zindandan başka bir şey değildir. Anne, azim ve beceri ve ana sevgisiyle, oğluna özel bir hayat yaratmıştır ama, Jack’in soruları çoğaldıkça, onun çaresizliği de artmaktadır. Yine de, asıl sorunlar Büyük Firar’dan sonra Dışarısı’nda beklemektedir onları… Jack’in yaratıcı, komik ve iç yakıcı sesiyle anlatılan Oda, sevgileri imkânsızdan sağ çıkmalarını sağlayan bir ana-oğulun güçlü hikâyesi."
Şiddetle tavsiye eder, güzel günler dilerim sevgili okur...
26 Temmuz 2011 Salı
Lanet! 30 oldum :)
Size nasıl olacak bilmiyorum. Ama benimki tam olarak şöyle oldu. Bi kurbağa gibi sorunsuz tasasız yüzerken derede, birden DOİNGGGG!!! diye bir ses ve evet işte burdayım. Ta-taaam! Im 30!
Kusursuz hayatımın sonuna gelmiş gibi hissediyorum. Her nekadar saçlarıma beyazlar düşmüş olsada 29'um diyebilmek insana kendini şimdikinden daha iyi hissettiriyormuş. Bugün lanet yataktan çıkmayışımın, düngeceden telefonu kapatışımın ve o saçma doğumgünü kutlamasından yırtışımın sebebi hep bu 30 şeysi.
Çok merak ediyorum tanrı biz kadınları nasıl bir ruh hali içerisinde yarattı. Hatta bazen gerçekten o kaburgadan yaratılmış olabileceğimizi bile düşünüyorum. Zira bu bütün absürd hallerimizi açıklardı; "Heey üstüme gelme, ben buyum, kemikten yaratıldım", "Sorun sende değil bende, üzgünüm ama senin kaburga kemiğinden yaratıldım", "Başım ağrıyor, off lütfen Osman, senin kemiğinden yapıldım iğrençsin"
Bu saçma sapan ruh halimi, aptal 30 klişesine bağlamak istemem ama, riskli yaşım 30 du hep hayallerimde. ( Kırmızı alarm yaşım 37) Ucundan bir kariyer ve son derece karizmatik, kültürlü ve çirkin erkek arkadaş (bu kriterlere yakışıklıyı eklemek, peri anneye inanmak gibi birşey olurdu) . VOİLA! Hepsi bukadardı.
Gelelim 25 Temmuz 2011 Zaiyat raporuna:
- 2 hafta önce saçma bi kaprisle işimden ayrıldım. Pişman değilim ama hala bu işte iyiyim dediğim birşey yok.(Hahahah tek birşey hariç :) evet evet kesinlikle o)
- Erkek arkadaş denemelerim ve seçimlerim berbat. Yeni nesil erkeklere ne oldu anlamıyorum. Kız gibi kaprisliler. Sanırım bizim testesteron seviyemiz arttıkça onlar östrojen bombasına maruz kaldılar. Yürütemiyorum, beceremiyorum ve bugün itibarıyle umudu kestim.
Bugün yataktan çıkamamamın sebebi de bu işte. Hedefler tutmadı. Kocaman bi cari açık var. Tayyip bey ne yapar diye düşünüyorum şu anda. Tabiiki halkı uyutmaya çalışır; "Cari açık teğet geçti, o kadar da açık yok canım" diyerek. Yani yapmam gereken şey son derece basit!
Arıza çıkaran hücreler size sesleniyorum ey ahalim! Panik yok, işler yetişir. 37 yaşa daha 7 sene var. Relax! Başınıza gelen her neyse teğet geçti allahın izniyle. Hem 30 yaş paniği de neymiş. Biz heryaşı severiz, yaşlandığımızdan ötürü.
P.S. Biraz daha iyiyim galiba. Bir de Tayyip sevmem diyorum. Ne alakası var! Cehalet mutluluktur. Öpüldünüz.
31 Aralık 2010 Cuma
Kocaman bir bilek ve doktor fobim :(
Az önce ne yazacağımı düşünürken aklıma şu geldi. Sanırım en başarılı yazılarım hastalıklar ve hastalandığımda başıma gelenler hakkında olanlar. Ki ömrü hayatımın en korkunç şokunu anlatmak şu anda bana çok mantıklı geldi. O zaman kemerlerini bağla sevgili okuyucu. Zira bu öykü çok heyecanlı...
Bundan günler günler önce.., sanırım üç hafta önceydi. Yeni iş değiştirdiğim zamanlar. Yurttaki kızları özlüyorum ve görmek istiyorum. Ve kızlara bir ziyaret gerçekleştiriyorum. Gece saat 12.30 suları, oturmuş harıl harıl dedikodu yapıyoruz. Ayağımı popomun altına almışım. Anlatıp duruyorum. Cici bebeklerimden Tuğçe'ye çantamdan birşey göstermek üzere ayağa kalkıyorum. Ve aman allahım "katurt" diye bir ses. Ayağım kocaman popomun altında uyuşmuş ve ayağa kalkınca sağ adımımı atar atmaz da burkulmuş ve o korkunç ses çıkmıştı. Tabii acı da cabası. Kızlar yerlerde gülmekten ölüyolar o ses neydi diye. Ben saftirik ise koptu galiba diye söyleniyorum. O kadar korkuyorum ki nefes alamıyorum. Kızlar bir yandan iyi misin diye soruyorlar bir yandan da gülüyorlar. Ben de ne olduğunu anlamaya çalışıyorum. Ayağımın üstüne basmaya çalışıyorum. Ve gözüm aşağı kaydığı anda içim eriyor. Bileğim kocaman balon gibi şişiyor saniyeler içinde. ben yaşadığım şok yüzünden bayılacak gibi hissediyorum. İçim daralıyor. Kızlar hala panik halde yüzüme bakıyorlar. Ama seslerini duyamıyorum. Uğultu şeklinde geliyor sesleri. Sonra biraz hava almak üzere pencereye yöneliyorum. Ve gerisini hatırlamıyorum :) Evet küt diye düşmüşüm yere. Kafam kitaplık ve radyatörün arasına sıkışmış. O sırada az önce kikkirdeyen küçük böcüklerim korkudan şoka girmişler. Bütün yurdu ayağa kaldırmışlar. Ölü gibi yattığımı görüp, korkup yanıma gelememişler. Daha bi cesaretli bebek Selincim (annesi hemşire, sanırım bu cesaret ondan) kafamı kurtarıp, ayaklarımı yükseğe kaldırmış. Kendime geldiğimde etrafımda birsürü kız, ve yoğun bir uğultu. İntern kızlardan biri gelip gözlerime bakıyor. "Beyza lütfen herkese iyi olduğumu söyler misin?" diye diretiyorum. Zira tutturmuşlar hastaneye gidicez diye. Yahu benim birşeyim yok. Olsada gitmem. İyiyim ben. Heeeeç. Kime konuşuyorum. simit almaya diye dışarı çıkıp, acilde alıyoruz soluğu. O sırada diğer intern bebekim Ebrucuğuma da haber vermişler. Onun bi arkadaşı (ki kendisi sanıyorum gelmiş geçmiş en yakışıklı doktor olucak mezun olunca) bizi acilde karşılıyor. Ne oldu, nasıl oldu? -Eeee benim bişeyim yok. Doktorları pek sevmem, hastaneleri de, gitmek istiyorum :D hahhahah tepkiye bak ya. Kıvanç tatlıtuğ sana diyoki neyin var? Sen de diyorsun senden nefret ediyorum!+%&^!!! Şu anda anlıyorum ki kafamı gerçekten çok sert vurmuşum :D
Neyse efenim hemen kafa filmi çekildi. Az bi şişlik vardı çünkü. Tabii birşey çıkmadı. Ben de söylene söylene çıktım hastaneden. Bu arada Ebruya telefonda ne yakışıklı arkadaşların var senin diyorum, kız bana nasılsın diye sorarken :D ahahhahhaha ve sonra geliyoruz eve.
Ayağıma baktırmıyorum bile. Çünkü bildiğiniz üzere hastanelerden gerçekten nefret ediyorum. Öyle korkunç bi anım falan da yok ama. Neden bilmiyorum, doktora gitmek benim için azap. Ayağım nasıl olsa geçer dedim. Şu anda 3 hafta geçti üzerinden. Hala topuklu ayakkabım giyemiyorum. Ayağım da bu halde.
Ha bu çok iyi bir şey diye mi yazıyorum. Hayır! Sizin sakın benim gibi eşeklik etmeyin diye yazıyorum. Bi de beni öyle korkudan bayılmış halde düşünüp gülebilmeniz için :) hahhaah
Herkese kocaman öpçükler ve sağlık fışkıran günler dilerim :)
Bundan günler günler önce.., sanırım üç hafta önceydi. Yeni iş değiştirdiğim zamanlar. Yurttaki kızları özlüyorum ve görmek istiyorum. Ve kızlara bir ziyaret gerçekleştiriyorum. Gece saat 12.30 suları, oturmuş harıl harıl dedikodu yapıyoruz. Ayağımı popomun altına almışım. Anlatıp duruyorum. Cici bebeklerimden Tuğçe'ye çantamdan birşey göstermek üzere ayağa kalkıyorum. Ve aman allahım "katurt" diye bir ses. Ayağım kocaman popomun altında uyuşmuş ve ayağa kalkınca sağ adımımı atar atmaz da burkulmuş ve o korkunç ses çıkmıştı. Tabii acı da cabası. Kızlar yerlerde gülmekten ölüyolar o ses neydi diye. Ben saftirik ise koptu galiba diye söyleniyorum. O kadar korkuyorum ki nefes alamıyorum. Kızlar bir yandan iyi misin diye soruyorlar bir yandan da gülüyorlar. Ben de ne olduğunu anlamaya çalışıyorum. Ayağımın üstüne basmaya çalışıyorum. Ve gözüm aşağı kaydığı anda içim eriyor. Bileğim kocaman balon gibi şişiyor saniyeler içinde. ben yaşadığım şok yüzünden bayılacak gibi hissediyorum. İçim daralıyor. Kızlar hala panik halde yüzüme bakıyorlar. Ama seslerini duyamıyorum. Uğultu şeklinde geliyor sesleri. Sonra biraz hava almak üzere pencereye yöneliyorum. Ve gerisini hatırlamıyorum :) Evet küt diye düşmüşüm yere. Kafam kitaplık ve radyatörün arasına sıkışmış. O sırada az önce kikkirdeyen küçük böcüklerim korkudan şoka girmişler. Bütün yurdu ayağa kaldırmışlar. Ölü gibi yattığımı görüp, korkup yanıma gelememişler. Daha bi cesaretli bebek Selincim (annesi hemşire, sanırım bu cesaret ondan) kafamı kurtarıp, ayaklarımı yükseğe kaldırmış. Kendime geldiğimde etrafımda birsürü kız, ve yoğun bir uğultu. İntern kızlardan biri gelip gözlerime bakıyor. "Beyza lütfen herkese iyi olduğumu söyler misin?" diye diretiyorum. Zira tutturmuşlar hastaneye gidicez diye. Yahu benim birşeyim yok. Olsada gitmem. İyiyim ben. Heeeeç. Kime konuşuyorum. simit almaya diye dışarı çıkıp, acilde alıyoruz soluğu. O sırada diğer intern bebekim Ebrucuğuma da haber vermişler. Onun bi arkadaşı (ki kendisi sanıyorum gelmiş geçmiş en yakışıklı doktor olucak mezun olunca) bizi acilde karşılıyor. Ne oldu, nasıl oldu? -Eeee benim bişeyim yok. Doktorları pek sevmem, hastaneleri de, gitmek istiyorum :D hahhahah tepkiye bak ya. Kıvanç tatlıtuğ sana diyoki neyin var? Sen de diyorsun senden nefret ediyorum!+%&^!!! Şu anda anlıyorum ki kafamı gerçekten çok sert vurmuşum :D
Neyse efenim hemen kafa filmi çekildi. Az bi şişlik vardı çünkü. Tabii birşey çıkmadı. Ben de söylene söylene çıktım hastaneden. Bu arada Ebruya telefonda ne yakışıklı arkadaşların var senin diyorum, kız bana nasılsın diye sorarken :D ahahhahhaha ve sonra geliyoruz eve.
Ayağıma baktırmıyorum bile. Çünkü bildiğiniz üzere hastanelerden gerçekten nefret ediyorum. Öyle korkunç bi anım falan da yok ama. Neden bilmiyorum, doktora gitmek benim için azap. Ayağım nasıl olsa geçer dedim. Şu anda 3 hafta geçti üzerinden. Hala topuklu ayakkabım giyemiyorum. Ayağım da bu halde.
Ha bu çok iyi bir şey diye mi yazıyorum. Hayır! Sizin sakın benim gibi eşeklik etmeyin diye yazıyorum. Bi de beni öyle korkudan bayılmış halde düşünüp gülebilmeniz için :) hahhaah
Herkese kocaman öpçükler ve sağlık fışkıran günler dilerim :)
30 Aralık 2010 Perşembe
İbibik saçlı Christian :)
Günler günlerin ardından, tatlı yazın sonuna geldik. Kış insanı olamayan ben için bu çok acıklı bir durum olmasına rağmen, genelde kış ayları tasarım ve üretim gücümün tavan yaptığı aylardır. Yaz aylarında fellik fellik gezmekten fırsat bulamayan bünyem, kışın şirin panda gibi nadasa çekilir ve gelsin craft, gitsin craft.
Birkaç yazımda çok sevgili arkadaşım Zişan'dan bahsetmişliğim vardır sanırım. İşte bu dünya tatlısı arkadaşım moda tasarımı kursuna başladı. yaklaşık 8 aylık bir eğitim alacaklar. Ders planlaması ve devam zorunluluğundan anladığım kadarıyla oldukça sıkı bir eğitim alacaklar. Tabi bu durum benim için tam bir üzüntü sebebi. Zira hep okumak istediğim bir bölümdü moda tasarımı. Sadece kafanda yada oluşturmakla bitmeyen bir şey bu. Teknikleri, yenilikleri sürekli takip edip, öğrenmek zorunda olduğun bir meslek. Şimdi ciddi ciddi işten ayrılıp eğitim almayı düşünmekteyim. Eskisi gibi gözü kara olmadığım için artık bu konuya birkaç gün ayırmam gerekecek.
Dün akşam Zişan'ın eşinin şehirdışına çıkması münasebeti ile, kızkıza pijama gecesi etkinliğimizi gerçekleştirdik. Önce olağan Korupark ziyareti, ardından da evde sinema eğlencesi diye düşündük ama, sabah 7 de kalkıp işe/okula gidecek olan bizler için sinema faslını es geçtik. Onun yerine en sevdiğimiz yarışma Project Runway'in eski bölümlerini izledik.
Favorimiz onun birinci olduğunu bilmesek de Christian Siriano olurdu. Tam bir çatlak, ve deli gibi kendini beğenen bi adam. Onu izlemeye bayılıyorum. Diğer yarışmacılara laf sokmalarını, kendinden emin "en güzel benim tasarımım" deyişini, çılgın kesim saçlarını, kıvırta kıvırta yürümesini yani adamın tamamını büyük bir hayranlıkla izliyorum. (Sabahın köründe uyanıp, saçlarını düzleştirmesi de ayrıca takdirimi kazanmıştır, dişi olarak kendimden utandım)
Bu haftaki avangard kıyafetine bayıldım. Kendisinin cümlesiyle "Akıllardan çıkmayacak bir tasarım" idi. İki gün içinde bu kıyafeti tasarlayıp diktikleri için (Ve yanınada bir tane casual kıyafet tasarladılar) aklımdan asla çıkmayacaklar.
Yazının devamı 30 Aralık'ta editlendi!
Birkaç yazımda çok sevgili arkadaşım Zişan'dan bahsetmişliğim vardır sanırım. İşte bu dünya tatlısı arkadaşım moda tasarımı kursuna başladı. yaklaşık 8 aylık bir eğitim alacaklar. Ders planlaması ve devam zorunluluğundan anladığım kadarıyla oldukça sıkı bir eğitim alacaklar. Tabi bu durum benim için tam bir üzüntü sebebi. Zira hep okumak istediğim bir bölümdü moda tasarımı. Sadece kafanda yada oluşturmakla bitmeyen bir şey bu. Teknikleri, yenilikleri sürekli takip edip, öğrenmek zorunda olduğun bir meslek. Şimdi ciddi ciddi işten ayrılıp eğitim almayı düşünmekteyim. Eskisi gibi gözü kara olmadığım için artık bu konuya birkaç gün ayırmam gerekecek.
Dün akşam Zişan'ın eşinin şehirdışına çıkması münasebeti ile, kızkıza pijama gecesi etkinliğimizi gerçekleştirdik. Önce olağan Korupark ziyareti, ardından da evde sinema eğlencesi diye düşündük ama, sabah 7 de kalkıp işe/okula gidecek olan bizler için sinema faslını es geçtik. Onun yerine en sevdiğimiz yarışma Project Runway'in eski bölümlerini izledik.
Favorimiz onun birinci olduğunu bilmesek de Christian Siriano olurdu. Tam bir çatlak, ve deli gibi kendini beğenen bi adam. Onu izlemeye bayılıyorum. Diğer yarışmacılara laf sokmalarını, kendinden emin "en güzel benim tasarımım" deyişini, çılgın kesim saçlarını, kıvırta kıvırta yürümesini yani adamın tamamını büyük bir hayranlıkla izliyorum. (Sabahın köründe uyanıp, saçlarını düzleştirmesi de ayrıca takdirimi kazanmıştır, dişi olarak kendimden utandım)
Bu haftaki avangard kıyafetine bayıldım. Kendisinin cümlesiyle "Akıllardan çıkmayacak bir tasarım" idi. İki gün içinde bu kıyafeti tasarlayıp diktikleri için (Ve yanınada bir tane casual kıyafet tasarladılar) aklımdan asla çıkmayacaklar.
Yazının devamı 30 Aralık'ta editlendi!
Büyük beceri ve emek. Hayran hayran izledikten sonra, ki o dönemde pek bi fikrimiz yoktu bu tarz üzerine; adam resmen ikon olmuş. Birçok tasarımcı değişik versiyonlarını kopyalamış kıyafetin. Ve şu anda da kendileri ünlü bir modacı. Web sitesi için buradan buyrun.
Sonuç olarak Christian bana, ve Zişocuğuma büyük ilham kaynağı, ve biz onu daima takipteyiz. Sevgiler kocaman
Gerginim, bızt bızt elektrik çarpıyor beni ühü :(
Uzun süredir üzerimdeki gerginliğin sebebini düşünüyorum. Bu sabah ciddi ciddi psikologa gitmeyi düşündüm. Sanırım yeni iş stresi ama işyerinde bu stresten yada öfkeden eser yok. Sonrasında bildiğiniz Miss Hyde oluyorum.
Bu sabah Kpss sonucumu öğrenebilmem için gerekli şifreyi almak için kampüsteki Ösym bürosuna gittim. Kimse yoktur, hatta belki ofis kapalıdır diye düşünürken, kocaman bi kuyrukla karşılaştım. 20 dakika bekledikten sonra nihayet sıra bana geldiğinde, hanımefendinin biri kuyruğun sonundan pat diye önüme geçti. Zaten sinir stres bir milyon bende, başladım bağırmaya :) Arkası dönüktü bana, omzuna dokundum, "Pardon biz yarım saattir burda bekliyoruz, sıranın sonuna geçer misiniz?" dedim. Tık yok. "Size söylüyorum hanfendi." "Ben personelim" Ana! Sanki Nasa'da astronot. "Beni ilgilendirmez, ben de başka bi yerin personeliyim, sıranın sonuna geçin lütfen" Kadının cevabı beni bitirdi; "Sizinle tartışmıycam" ahahhaha Tartışmayacakmış. Ben de verdim veriştirdim. Kayırmacılık bu memleketin her yerindelerden, saygısız insanlar işte ye, orda oturan görevliyi şikayet edeceğimden, arkamdakilerin sürü gibi tepkisiz olduğuna. Bütün içimi boşalttım. :) O görevliyi gerçekten de şikayet edecektim. Adamın tepkisi şu oldu; "Ben kapının arkasındaki sıraya karışmam". Dua etsin ki hava buz gibiydi ve acelem vardı. Yoksa onunla deli gibi uğraşırdım bunca stresin üstüne. Velhasıl adamcağız tırsıp, normalde 5 dakikada aldığı şifreyi, 30 saniyede alıp bana verdi. Labada lubada, söylene söylene ofise geldim. Neyseki solaryumda geçirdiğim 20 dakika sakinleşmemi sağladı. Sonrada hemen Kpss sonucuma baktım. 75,688 puan, yüzümde gülücüklerin açmasına sebep oldu. Tabii biraz da üzüldüm. Çünkü hazırlanmadan girmiştim sınava. Keşke biraz çalışsaydım. Belki daha iyi bir puan alabilirdim. Velhasıl günüm berbat başlayıp, güzel devam etti. Bakalım günsonunda hala aynı cümleyi kurabiliyor olacak mıyım? Sevgiler efenim :)
Bu sabah Kpss sonucumu öğrenebilmem için gerekli şifreyi almak için kampüsteki Ösym bürosuna gittim. Kimse yoktur, hatta belki ofis kapalıdır diye düşünürken, kocaman bi kuyrukla karşılaştım. 20 dakika bekledikten sonra nihayet sıra bana geldiğinde, hanımefendinin biri kuyruğun sonundan pat diye önüme geçti. Zaten sinir stres bir milyon bende, başladım bağırmaya :) Arkası dönüktü bana, omzuna dokundum, "Pardon biz yarım saattir burda bekliyoruz, sıranın sonuna geçer misiniz?" dedim. Tık yok. "Size söylüyorum hanfendi." "Ben personelim" Ana! Sanki Nasa'da astronot. "Beni ilgilendirmez, ben de başka bi yerin personeliyim, sıranın sonuna geçin lütfen" Kadının cevabı beni bitirdi; "Sizinle tartışmıycam" ahahhaha Tartışmayacakmış. Ben de verdim veriştirdim. Kayırmacılık bu memleketin her yerindelerden, saygısız insanlar işte ye, orda oturan görevliyi şikayet edeceğimden, arkamdakilerin sürü gibi tepkisiz olduğuna. Bütün içimi boşalttım. :) O görevliyi gerçekten de şikayet edecektim. Adamın tepkisi şu oldu; "Ben kapının arkasındaki sıraya karışmam". Dua etsin ki hava buz gibiydi ve acelem vardı. Yoksa onunla deli gibi uğraşırdım bunca stresin üstüne. Velhasıl adamcağız tırsıp, normalde 5 dakikada aldığı şifreyi, 30 saniyede alıp bana verdi. Labada lubada, söylene söylene ofise geldim. Neyseki solaryumda geçirdiğim 20 dakika sakinleşmemi sağladı. Sonrada hemen Kpss sonucuma baktım. 75,688 puan, yüzümde gülücüklerin açmasına sebep oldu. Tabii biraz da üzüldüm. Çünkü hazırlanmadan girmiştim sınava. Keşke biraz çalışsaydım. Belki daha iyi bir puan alabilirdim. Velhasıl günüm berbat başlayıp, güzel devam etti. Bakalım günsonunda hala aynı cümleyi kurabiliyor olacak mıyım? Sevgiler efenim :)
Fatmagül İstanbul'da
Evvet uzun bir aradan sonra yeniden merhaba!
Beni özlemiş olabilme ihtimalinize karşı hepinizi sımsıcak ve kocaman sarıp sarmalıyorum. Dile kolay tam iki ay olmuş yazmayalı hatta neredeyse üç ay. Uzun süre. Efem bu zamana kadar nerdeydim, neler yaptım, hepsini tek tek anlatacağım. En son yazım 4 Ekim tarihli Mr. G yazısı. Ekim ayı yoğun tempolu geçti. Taşındım. O kadar yorucuydu ki. Hiçbirşeye zamanım yoktu sanırım. Ekim sonunda, sanıyorum 27 ekimdi, İstanbula gittim. Sevgili arkadaşım Ersuncuğumun konseri vardı Peyote'de.
Ersundan sonra önce karaokeye gittik. Tabi önce bir posta daha ıslandık. Sonra da ses tellerimiz çatlayana kadar bağıra bağıra şarkı söyledik :)
a mulatto, an albino, a mosquito, my libido yeah :D
Sonrada sabahın üçünde Rıddım diye bi yere gittik. +18!!!
Genç ve süper yakışıklı adamın biri ufak bi striptiz şov yaptı. oy oy oy ne geceydi. Pascal Nouma'da ordaydı. Adam resmen bildiğin yakışıklıydı yahu :D Berhan domuşuğu yüzünden pek inceleyemedim kimseleri.. Zira striptiz yapan erkeği görmemem için gözümü kapatmak suretiyle fiziksel işkenceye maruz kaldım.
Sabah 6 da evdeydik. Uyandırma alarmım çalmaya başladığı için saati hiç unutmuyorum :) Tabiiki işkence bununla bitmedi. Sevgili anneciğim sabahın onunda uyandırma gafletinde bulundu beni. Ve sonrası flu :)
Sonra yakışıklı kankalarım süper bi kahvaltı hazırladılar da kendime geldim :) Ve durdurak bilmeden yeniden akşam oldu. Dışarı çıkma vakti geldi. Ha bu arada Gitana ve Jurate'den bahsetmedim. İki tatlı Litvanyalı bayan. İnanılmaz şekerlerdi. Eskaza "Nazdrovya" deyip kadeh kaldırdığım anda yüzleri garip bir hal aldı. Sonradan öğrendim ki ruslarla karıştırılmaktan nefret ediyorlarmış :) Neyse efem bu kez daha usturuplu kendimizi fazla dağıtmadan Kumkapı'da aldık soluğu.
Kumkapı İstanbul'da en sevdiğim yerlerin başında gelir. İki büyük aslan sütünün (ikincisi sadece Cengiz ve bana aitti) dibini görüp, kafalarımız en iyi noktada geceyi sonlandırdık. Sabah benim için kabusa döndü o ayrı. Sabah feribotunu kaçırdım. Sonra otobüsle Bursa'ya dönmek zorunda kaldım. Ama herşeye rağmen mükemmel zaman geçirdim. Yeni tanıştığım arkadaşlar, güpgüzel İstanbul görüntüleri yeteri kadar doyurucu oldu.
Bir yazının daha sonuna gelirken, devre etkilerini şöyle özetleyebiliriz;
Beni özlemiş olabilme ihtimalinize karşı hepinizi sımsıcak ve kocaman sarıp sarmalıyorum. Dile kolay tam iki ay olmuş yazmayalı hatta neredeyse üç ay. Uzun süre. Efem bu zamana kadar nerdeydim, neler yaptım, hepsini tek tek anlatacağım. En son yazım 4 Ekim tarihli Mr. G yazısı. Ekim ayı yoğun tempolu geçti. Taşındım. O kadar yorucuydu ki. Hiçbirşeye zamanım yoktu sanırım. Ekim sonunda, sanıyorum 27 ekimdi, İstanbula gittim. Sevgili arkadaşım Ersuncuğumun konseri vardı Peyote'de.
Bu resimdeki yakışıklı bebek Ersuncuum :D O elektronik aletten kaldırmadı hiç kafasını. Boyun fıtığı olması yakındır.
Peyote ekibi böyleydi. İstanbul beni yağmurla karşıladı. Sırılsıklam olup kendimden geçtim :( Görüntü kirliliği için kusura bakmayın artık.Ersundan sonra önce karaokeye gittik. Tabi önce bir posta daha ıslandık. Sonra da ses tellerimiz çatlayana kadar bağıra bağıra şarkı söyledik :)
a mulatto, an albino, a mosquito, my libido yeah :D
Sonrada sabahın üçünde Rıddım diye bi yere gittik. +18!!!
Genç ve süper yakışıklı adamın biri ufak bi striptiz şov yaptı. oy oy oy ne geceydi. Pascal Nouma'da ordaydı. Adam resmen bildiğin yakışıklıydı yahu :D Berhan domuşuğu yüzünden pek inceleyemedim kimseleri.. Zira striptiz yapan erkeği görmemem için gözümü kapatmak suretiyle fiziksel işkenceye maruz kaldım.
Sabah 6 da evdeydik. Uyandırma alarmım çalmaya başladığı için saati hiç unutmuyorum :) Tabiiki işkence bununla bitmedi. Sevgili anneciğim sabahın onunda uyandırma gafletinde bulundu beni. Ve sonrası flu :)
Sonra yakışıklı kankalarım süper bi kahvaltı hazırladılar da kendime geldim :) Ve durdurak bilmeden yeniden akşam oldu. Dışarı çıkma vakti geldi. Ha bu arada Gitana ve Jurate'den bahsetmedim. İki tatlı Litvanyalı bayan. İnanılmaz şekerlerdi. Eskaza "Nazdrovya" deyip kadeh kaldırdığım anda yüzleri garip bir hal aldı. Sonradan öğrendim ki ruslarla karıştırılmaktan nefret ediyorlarmış :) Neyse efem bu kez daha usturuplu kendimizi fazla dağıtmadan Kumkapı'da aldık soluğu.
Kumkapı İstanbul'da en sevdiğim yerlerin başında gelir. İki büyük aslan sütünün (ikincisi sadece Cengiz ve bana aitti) dibini görüp, kafalarımız en iyi noktada geceyi sonlandırdık. Sabah benim için kabusa döndü o ayrı. Sabah feribotunu kaçırdım. Sonra otobüsle Bursa'ya dönmek zorunda kaldım. Ama herşeye rağmen mükemmel zaman geçirdim. Yeni tanıştığım arkadaşlar, güpgüzel İstanbul görüntüleri yeteri kadar doyurucu oldu.
Bir yazının daha sonuna gelirken, devre etkilerini şöyle özetleyebiliriz;
- Yağmurlu İstanbul'da taksi bulmak gerçekten mümkün değilmiş.
- Bu İngilizler çocuklarını daha bebekken şımartmamaya ve eğitim vermeye başlıyorlar, saygı duydum.
- Sema ve Fatoş teyze soo cool&sweet.
- Berhan beni yellenerek uyandıran ve kaşı gözü yarılmayan tek insan evladı :)
- Cengiz bildiğiniz ahtopot çıktı haberimiz yok.
- Gitana; i like you so much but i guess i ll like your bro better than you lol ;)
- Jurate; i miss you already :)
- Ersun; dostum ama en çok senden hoşlanıorum. Boyuna dikkat muccaks
- Son nokta size ey sevgili okur; özlemişim yahu :) kisses a lot
4 Ekim 2010 Pazartesi
Yeniden Mr.G
Bu haftasonu (Pazar sadece, malum benim tek istirahat günüm Pazar), her haftasonu olduğu gibi Trilyedeydim. Pazar sabahı evden çıkıp, kulaklıkları takıp müzik dinlerken, sıra şarkıcı Tan'a geldi. Ve o anda aklıma Bay.G düştü yeniden. Bay.G ve benim en son maceramızdan bu postta bahsetmiştim. Şimdi ona göre tatsız, bana göre komik olan hikayeyi yenileyip onun canını sıkmıycam. Çünkü kendisi bana ültimatom verdi. Ve açıkçası korkuyorum :D Birkaçgün önce telefonumu değiştirip, rehberimi yedeklemeyi unuttuğum için tüm telefon defterim yokoldu. Mr.G ye yazdığım mesajı yollayamayacağımı "Kime" sekmesine boş boş bakarken anladım.
Eylül ayı başında ay sonuna doğru İstanbul'a geçeceğini ve İzmir'e dönerken haberleşeceğimizi söylemişti. Ama arkadaşım yani bu kadar mı olur. Eve geldim. 2 saat sonra telefon çaldı. Ve biz bir 2 saat sonra buluştuk. Onun daha önceden de geldiği şirin balıkçıda oturduk. Ben küs olduğum Yeni Rakı ile barıştım. O bilmem kaçzaman önce yediği ithal kalamarın heabını sordu. Mr.G yanında en çok eğlendiğim ve sevdiğim arkadaşlarımdan bir tanesi. İnsan ilişkileri o kadar sağlam ki, sanki o bana dünyadaki her işi layığıyla yerine getirirmiş gibi geliyor. Akşam restoran sahibiyle diyaloğu, sigara içmek için saklandığımız çiçeklerin yanındaki masada oturan tatlı İzmirli bayan ve oğluyla sohbeti, Yalova yolu üzerinde bi lastikçide (ki geç kalma sebebi) lastiklerini bi çırpıda değiştirme hikayesi, Bau daki yine İzmirli (Ne çok İzmirliyle karşılaşmışız akşam :D) çocukla diyaloğu... Görmeniz lazım anlatamıyorum. Böyle onu alıp hiç yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz mükemmel bi adam işte. Hem çok eğleniyorum, hem de bazı derin konulara girdiğimizde özellikle siyaset yada din gibi gerilmiyorum. Sadece karamsarlıktan dolayı biraz üzülüyorum ama hepsi bu. Bu zamanda en amiyane tabirle "aynı telden çaldığınız" birilerini bulmak çok zor. O yüzden Mr.G iyiki arkadaşımsın :) Seni çok seviyorum.
Yemek ve birkaç duble rakıdan ve süper bir sohbetten sonra Görükle'ye geldik. Yaşadığım yerden hiçbir postta bahsetmemiştim aslında şimdi paragrafı kurarken bunu farkettim. Burası Uludağ Üniversitesi kampüsünün yanında neredeyse tamamı öğrencilerden oluşan bir kasaba içinde barlar, cafeler, parklar, restoranlar bulunan. Ve hiç uyumayan. Gece saat 4 te bile dışarı çıksanız parklarda oturan, yada cafede içkisini yudumlayan, yada yürüyüşe çıkmış insanlarla karşılaşabilirsiniz. Herzaman aktif ve yaşayan bir yer burası. Bursada alkol satışının serbest olduğu birkaç kurtarılmış bölgeden biri. Peh demokrasiymiş. Yeşilaycılara var demokrasi bu ülkede. Neyse germeden kendimi bu konuyu es geçiyorum.(Dipçik not: alkolik değilim ama istediğim anda istediğime ulaşamamak, özgürlüğümün kısıtlanıyor olması yani, iğrenç bir his)
Mr.G sevdi burayı. Bau adındaki güzel cafede votkayla devam ettik sohbete. Ersuncuumun geçen sabah, sabah sabah içtiği ve önerdiği Smirnoff North'u test edelim dedik. Ersunun önerisi de "sek iç" olmasına rağmen hangi akla hizmetle energy ile içtiğimizi bilmiyorum. Velhasıl ağzımızda meyvesuyu tadıyla evin yolunu tuttuk. Aslında burda kavşakta çevirme yapan polis memuru beylerden bahsetmek isterdim ama, dediğim gibi çok sert bir ültimatom aldım. 10 Nisan 2011 sonrasında istediğim gibi bir post yazacağım umuyorum. Hiç korkum olmadan. (Bu tarih onun psikoloji testine gireceği tarih, bikaç tek attıktan sonra girmeyi diliyor kendisi :D Ah keşke yanında olsam da görsem o diyalogları :D
Sonunda eve vardığımızda hala birşeyler içecek modda olduğumuzu gördük ve bir votka energyle kapanışı yaptık. Ama ne kapanış. Küçücük minyatür bozması evimde buz olmadığı için buzluktaki karları attık bardağa :D Hayatımda hiç karlı votka içmemiştim. Eğlenceliydi. Ha bir de Altay muhabbetimiz var ki akıllara zarar. Yahu ben nerden bileyim Altay diye bir takım olduğunu. İzmirli miyim ben? Zaten bu top topaç işlerinden anlamam. Sadece bu yıl şampiyon olduk onu bilirim, futbolcuları bile tanımam. Bir Volkan'ı tanıyorum kişisel olarak. Mr.G hangi takımlısın? Dedi Altay dedim o ne? :D hahahha asrın hatası. Vay anam koskoca Altay 1914 te kuruldu da bilmemne. Dedim o daha kötü, o tarihten beri adınızı duyuramadıysanız, şampiyon olamadıysanız yazık :D Bu satırları okurken delleniyorsun biliyorum. Ama bak şu da var ki G hocam, sen sevip tutuyorsan vardır hikmeti dedim ve araştırdım. Gözlerim yaşardı gerçekten. Neden renklerinin siyah-beyaz olduğunu ve neden isminin önüne "Büyük" eki aldığını bildim öğrendim. Merak edenler için tık tık. Bundan sonra fahri Altaylıyım ben.
Gelelim sonuç bölümüne; Akşam yuvarladığın içkiler, sabah beynini deler bu bir,
Mudanyanın yeleken havasını bilip öyle tiril tiril ince bir hırkayla çıkarsan sokağa o grip hiç geçmez bu ikiii,
Ah Mr.G sen istediğin kadar tembihle bu kız hep burnunun dikine gider ve hep yazar, dur bakalım bunlar çok iyi günler, daha neler yazıcam, iyi kötü ne yazarsam yazayım, sana değer verdiğimi ve sevdiğimi bil bu üç.
Biraz Mr.G'ye mektup gibi oldu sevgili okuyucu ama napiim kusura bakma artık. Hepinizi tek tek öperim, sevgiler...
Eylül ayı başında ay sonuna doğru İstanbul'a geçeceğini ve İzmir'e dönerken haberleşeceğimizi söylemişti. Ama arkadaşım yani bu kadar mı olur. Eve geldim. 2 saat sonra telefon çaldı. Ve biz bir 2 saat sonra buluştuk. Onun daha önceden de geldiği şirin balıkçıda oturduk. Ben küs olduğum Yeni Rakı ile barıştım. O bilmem kaçzaman önce yediği ithal kalamarın heabını sordu. Mr.G yanında en çok eğlendiğim ve sevdiğim arkadaşlarımdan bir tanesi. İnsan ilişkileri o kadar sağlam ki, sanki o bana dünyadaki her işi layığıyla yerine getirirmiş gibi geliyor. Akşam restoran sahibiyle diyaloğu, sigara içmek için saklandığımız çiçeklerin yanındaki masada oturan tatlı İzmirli bayan ve oğluyla sohbeti, Yalova yolu üzerinde bi lastikçide (ki geç kalma sebebi) lastiklerini bi çırpıda değiştirme hikayesi, Bau daki yine İzmirli (Ne çok İzmirliyle karşılaşmışız akşam :D) çocukla diyaloğu... Görmeniz lazım anlatamıyorum. Böyle onu alıp hiç yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz mükemmel bi adam işte. Hem çok eğleniyorum, hem de bazı derin konulara girdiğimizde özellikle siyaset yada din gibi gerilmiyorum. Sadece karamsarlıktan dolayı biraz üzülüyorum ama hepsi bu. Bu zamanda en amiyane tabirle "aynı telden çaldığınız" birilerini bulmak çok zor. O yüzden Mr.G iyiki arkadaşımsın :) Seni çok seviyorum.
Yemek ve birkaç duble rakıdan ve süper bir sohbetten sonra Görükle'ye geldik. Yaşadığım yerden hiçbir postta bahsetmemiştim aslında şimdi paragrafı kurarken bunu farkettim. Burası Uludağ Üniversitesi kampüsünün yanında neredeyse tamamı öğrencilerden oluşan bir kasaba içinde barlar, cafeler, parklar, restoranlar bulunan. Ve hiç uyumayan. Gece saat 4 te bile dışarı çıksanız parklarda oturan, yada cafede içkisini yudumlayan, yada yürüyüşe çıkmış insanlarla karşılaşabilirsiniz. Herzaman aktif ve yaşayan bir yer burası. Bursada alkol satışının serbest olduğu birkaç kurtarılmış bölgeden biri. Peh demokrasiymiş. Yeşilaycılara var demokrasi bu ülkede. Neyse germeden kendimi bu konuyu es geçiyorum.(Dipçik not: alkolik değilim ama istediğim anda istediğime ulaşamamak, özgürlüğümün kısıtlanıyor olması yani, iğrenç bir his)
Mr.G sevdi burayı. Bau adındaki güzel cafede votkayla devam ettik sohbete. Ersuncuumun geçen sabah, sabah sabah içtiği ve önerdiği Smirnoff North'u test edelim dedik. Ersunun önerisi de "sek iç" olmasına rağmen hangi akla hizmetle energy ile içtiğimizi bilmiyorum. Velhasıl ağzımızda meyvesuyu tadıyla evin yolunu tuttuk. Aslında burda kavşakta çevirme yapan polis memuru beylerden bahsetmek isterdim ama, dediğim gibi çok sert bir ültimatom aldım. 10 Nisan 2011 sonrasında istediğim gibi bir post yazacağım umuyorum. Hiç korkum olmadan. (Bu tarih onun psikoloji testine gireceği tarih, bikaç tek attıktan sonra girmeyi diliyor kendisi :D Ah keşke yanında olsam da görsem o diyalogları :D
Sonunda eve vardığımızda hala birşeyler içecek modda olduğumuzu gördük ve bir votka energyle kapanışı yaptık. Ama ne kapanış. Küçücük minyatür bozması evimde buz olmadığı için buzluktaki karları attık bardağa :D Hayatımda hiç karlı votka içmemiştim. Eğlenceliydi. Ha bir de Altay muhabbetimiz var ki akıllara zarar. Yahu ben nerden bileyim Altay diye bir takım olduğunu. İzmirli miyim ben? Zaten bu top topaç işlerinden anlamam. Sadece bu yıl şampiyon olduk onu bilirim, futbolcuları bile tanımam. Bir Volkan'ı tanıyorum kişisel olarak. Mr.G hangi takımlısın? Dedi Altay dedim o ne? :D hahahha asrın hatası. Vay anam koskoca Altay 1914 te kuruldu da bilmemne. Dedim o daha kötü, o tarihten beri adınızı duyuramadıysanız, şampiyon olamadıysanız yazık :D Bu satırları okurken delleniyorsun biliyorum. Ama bak şu da var ki G hocam, sen sevip tutuyorsan vardır hikmeti dedim ve araştırdım. Gözlerim yaşardı gerçekten. Neden renklerinin siyah-beyaz olduğunu ve neden isminin önüne "Büyük" eki aldığını bildim öğrendim. Merak edenler için tık tık. Bundan sonra fahri Altaylıyım ben.
Gelelim sonuç bölümüne; Akşam yuvarladığın içkiler, sabah beynini deler bu bir,
Mudanyanın yeleken havasını bilip öyle tiril tiril ince bir hırkayla çıkarsan sokağa o grip hiç geçmez bu ikiii,
Ah Mr.G sen istediğin kadar tembihle bu kız hep burnunun dikine gider ve hep yazar, dur bakalım bunlar çok iyi günler, daha neler yazıcam, iyi kötü ne yazarsam yazayım, sana değer verdiğimi ve sevdiğimi bil bu üç.
Biraz Mr.G'ye mektup gibi oldu sevgili okuyucu ama napiim kusura bakma artık. Hepinizi tek tek öperim, sevgiler...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)












